Sezen Aksu süitinde bir gece

Berlin’in en işlek caddelerinden birinde, yüzde 85 yabancı müşterisiyle bu yılın başında açılan Titanic Gendarmenmarkt Oteli’nin sahiplerinden Sedef Hanım’ın bu isteği daha ilk yılında meyvelerini vermeye başlamış bile.
Sedef Hanım, Sezen Aksu’nun Berlin konseri sırasında kaldığı süiti, onun eşyalarıyla süslemiş ve odaya onun adını vermiş.
Dünyaca ünlü modacı Jean Paul Gaultier, oyuncu Mischa Barton ve Milla Jovovich, yeni açılan sütte kalan ilk ünlüler. Sedef Hanım, onlara Sezen Aksu albümleri hediye etmiş.
Şimdi sırada İngilizce, Almanca başta olmak üzere farklı dillerde hazırlanacak olan Sezen Aksu kitabı var.
Sezen Aksu’nun sevdiği renklerden ve eşyalardan oluşan süitte ben de bir gece geçirdim.
Şarkı sözlerinden oluşan imzalı şiir kitabı, albümleri, az bilinen fotoğrafları, Royal Filarmoni ile verdiği konserde giydiği siyah işlemeli muhteşem elbise, ayakkabıları vs. ile donatılmış oda, adeta mini bir Sezen Aksu müzesi gibi.
İnsan odada kalırken kendini bir belgeselin çekimlerinde hissediyor.
Etkileyici, nostalji ve heyecan dolu.
Sezen Aksu demişken bir haber de vereyim.
Hasret bitiyor, DMC etiketiyle çıkacak olan yeni Sezen Aksu albümü, aralık ayında müzik marketlerde olacak.
Sezen Aksu severlerin arşivlerine ve Berlin’deki Sezen Aksu süitine bir albüm daha geliyor anlayacağınız.

Sezen Aksu süitinde bir gece

Yanıt gecikmedi

Magazin Konseyi’nde sosyal medyayı terk eden ünlüler üzerinden “Sosyal medya baydı mı?” konusunu tartıştık ama ben bırakın baymayı, bayılıyorum bu sosyal medyaya.
Tak yazıyorsun, tak cevap geliyor.
PETA’nın Nivea’nın hayvanlar üzerindeki deneylerini konu alan tweet’ini paylaşıp, altına “Nivea kullanmıyoruz, değil mi?” diye yazınca Nivea tarafından cevap gecikmedi.
Almanya’dan, Avrupa Birliği’nin hayvan deneylerini sınırlayan yasalarına uyarak hayvan deneylerini yapmayı bıraktıklarını açıklayan bir mail gönderdiler.
PETA ise Nivea’nın, hayvanlar üzerinde deney yapmanın yasal zorunluluk olduğu Çin’de de satıldığını ve orada satılan ürünlerde test yapıldığını iddia etmeye devam ediyor.
Hayvansever kuruluşlar Nivea’nın dolaylı yollardan test yaptırdığını söylemeye devam ederken ilk ağızdan ve Nivea’nın merkezinden gelen cevap ise şöyle:
“Nivea ve Nivea ürünlerinin üreticisi olan Beiersdorf olarak inanıyoruz ki, ürünlerin güvenilirliğini ve etkinliğini kanıtlamak için hayvan testleri gerekli değildir, alternatif yöntemlere yatırımlar yapmaktayız.”

Yazının Orjinali

Erkeğin aşk acısı daha büyük dram

◊ Neden bu kadar geç demek lazım aslında ama önce şöyle sorayım, nereden, nasıl çıktı bu film?
– Özcan Deniz: Nurgül ile bir film çekme fikrinden çıktı.
◊ Nurgül’e özel mi yazıldı!
– Özcan Deniz: Biraz öyle oldu aslında.
◊ Neden Nurgül?
– Özcan Deniz: Bir yapımcı olarak Özcan Deniz-Nurgül Yeşilçay ikilisinin hâlâ sinemada kredisi olduğunu düşünüyorum. O yüzden de böyle bir film yapılmalı diye düşündüm. Ama bunun için uygun zaman lazım, uygun senaryo lazım, ikimizin de ikna olması lazım, bu krediyi doğru kullanmak lazım. O doğru zaman şimdiymiş işte.
◊ Sana “İkinci Şans”ı ilk söylediğinde neler hissettin?
– Nurgül Yeşilçay: Biz zaten uzun süredir ortak bir proje yapmayı planlıyorduk. Bu projeyi bana anlattığında çok beğendim.
◊ Neden böyle bir hikaye peki Özcan?
– Özcan Deniz: Çünkü ikimizin de olgunluk dönemi… İnandırıcılıktan ve kendi kimliklerimizden uzak karakterler oynamak yerine daha yaşımıza uygun, karakterleri içselleştirebileceğimiz, donanımlı bir şey olsun istedik. Bu aslında çok yeni bir hikaye değil. Hikayenin alt metni 5-6 sene öncesine dayanıyor.
– Nurgül Yeşilçay: Özcan, hani “40 yaşını bekledim” diye bir lafın var ya. Yaşımı o kadar alenen söylemeseydin iyiydi (gülüyor).
– Özcan Deniz: Bir insan için orta yaş olabilir ama sanatçı için çocuk yaşıdır 40.
◊ Neden? Sanatçının nasıl bir farkı var?
– Özcan Deniz: Sanatçının gerçek performansını, birikimini ortaya koyabilmesi için ciddi yaş alması gerekiyor. Hayat deneyimi gerekiyor. 60-70 yaşında çok daha kıymetli şeyler yapacağımı düşünüyorum mesela…
◊ Kamera önü söz konusu olduğunda kadın ve erkeklerde saat farklı işliyor. Kadın oyuncular için zaman daha acımasız. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
– Nurgül Yeşilçay: Hem doğru hem değil. Meryl Streep, Nicole Kidman gibi yaş almalarına rağmen arı gibi çalışan oyuncular var. Erkekler için de geçerli bu.

Erkeğin aşk acısı daha büyük dram
OYUNCUNUN ÇİZGİLERİ KIYMETLİ, O YÜZDEN BOTOKS YAPTIRMADIM
◊ Bu biraz da nasıl göründüğünüzle alakalı. Kadınlarda kendilerine bakanlar da var, bakmayanlar da. Erkeklerde de öyle. Mesela Tom Cruise’a bak, çok iyi görünüyordu son filminde…
– Nurgül Yeşilçay: Hollywood’u tartışmak bize düşmez de bilgisayar tekniklerini iyi kullandıklarından çok güzel kamufle edebiliyorlar kendilerini.
– Özcan Deniz: Bilgisayar da bir yere kadar. Bunu izlerken hissediyorsun zaten… Adamın performansını görüyorsun orada… Yaşı ilerlemiş ama fit, enerjisi yüksek.
◊ Peki siz ne kadar vakit harcıyorsunuz vücudunuza, enerjinize?
– Nurgül Yeşilçay: O dönemdeki boşluk durumuna göre değişiyor. Çok doluysan haftada bir ama çok dolu değilsen haftada iki üç gün spor salonuna gidiyorsun.
– Özcan Deniz: Bende de öyle.
◊ Bu soru Özcan’a… Filmde canlandırdığın Cemal’in, kaz ayaklarına botoks yaptırdığı bir sahne var. Sen de botoks yaptırıyor musun?
– Özcan Deniz: Hayır. Hiç öyle şeyler yapmadım, yapmayacağım da.
◊ Neden?
– Özcan Deniz: Botoks yüzün bir kısmını felç ediyor. Bu da oyuncu için dezavantaj. Kamera karşısındaysanız bütün mimikleriniz, çizgileriniz kıymetli.
◊ Cemal’de senden ne kadar var?
– Özcan Deniz: Ben de ara ara Cemal gibi “ne yapıyorum” diyorum. Çok yoğun çalışıyorum, bunun avantaj mı dezavantaj mı, doğru mu yanlış mı olduğunu kendi içimde sorguluyorum. Belki bir şeyleri azaltmak, küçültmek, bir saatten sonra daha minimal şeylerin peşinde koşmak gerekiyordur. Bu düşüncelerin yansıması olabilir Cemal. Yoksa köklerle ilgili pek benzer tarafımız yok. Ben Cemal kadar köklerini reddetmiş biri değilim.
İKİNCİ ŞANS İSTEMENİN YAŞI BAŞI OLMAZ
◊ Nurgül, sende ne kadar var Yasemin’den?
– Nurgül Yeşilçay: Her kadın kadar benzerliklerimiz var ama Yasemin çok fazla geçmişle yaşıyor.
◊ Sen geçmiş geçmiştir mi diyorsun?
– Nurgül Yeşilçay: Ben o kadar geçmişle yaşamayı sevmiyorum. Hep ileriye bakmak, şimdiyi yaşamak lazım. Yıllar geçmiş ama hâlâ eski kocasının yaşattıklarının etkisinden çıkamamış naif bir karakter Yasemin…
◊ İkinci bahara inanıyor musunuz?
– Özcan Deniz: İkinci baharlık bir yaşta değilim. Öyle bir zaman geldiğinde yanıt verebilirim belki. İkinci bahar herhalde daha yaşını başını almış insanların durumu… Ama şans evet. Çünkü hep bir şeyleri berbat ediyoruz. Hayat eskisi gibi sakin gitmiyor, ritmi çok yüksek. O yüzden arada birçok şeyi heba edebiliyoruz. Bunu isteyerek yapmıyoruz. Dillendirmesek de içten içe bir şans daha isteyebiliyoruz. Elbette düzeltsem dediğimiz şeyler var. İkinci şans istemenin yaşı başı olmaz.
◊ Hiç ilk şansı kullanamadığınız, berbat ettiğiniz oldu mu?
– Özcan Deniz: Tabii canım bu dişlilerin arasında çok insanı harcamışımdır, üzmüşümdür. Ama bunu isteyerek, kasten, düşmanca asla yapmadım.
◊ Neden yaptın peki?
– Özcan Deniz: Bilmiyorsun.
– Nurgül Yeşilçay: Sonradan anlıyorsun.
– Özcan Deniz: Evet. Ben yaptım da biri bana yapmadı mı? Biz de birçok kişi tarafından harcandık, üzüldük, kırıldık.
◊ Yok canım. Kadınlar aşk konusunda erkekleri o kadar da kırıp dökmüyor.
– Özcan Deniz: Yapmaz olurlar mı ya? O kadar temize çekmeyin kendinizi. Erkeğin bunu yaşayışıyla kadının yaşayışı farklı. Erkeğe dışarıdan baktığın zaman bunu yaşamıyor gibi düşünebilirsiniz. Erkek kapıyı kapatıp tek başına kaldığı an daha acı bir dram yaşıyor. Erkeğin aşk acısı daha büyük.
◊ İnanalım mı Nurgül?
– Nurgül Yeşilçay: Erkek olmak da zor. Bir sürü toplumsal baskı… Düşünsene çapkın olmak zorundasın. Bir zorunluluk yani. Öyle olmasa arkadaş grubuna giremiyorsun vs…
◊ Ayrılanlar, boşananlar, ilişki yürütemeyenler. Neler oluyor? Nedir doğru gitmeyen günümüz ilişkilerinde?
– Özcan Deniz: Normalde erkek ve kadın birbirini tamamlayan iki canlı. İkisi de eksik. Ama şimdi ikisi de tam olmaya başladı. Bir erkeğin artık tek bir kadına, bir kadının tek bir erkeğe ihtiyacı olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Eksik hissetmiyor kimse kendini. Zevksiz, tatsız bir şeye dönüştü ilişkiler.
– Nurgül Yeşilçay: Bu son dönemde çok konuşulan bir konu ama ben buna tam olarak inanmıyorum. Aşkın her dönem var olacağını düşünüyorum.

Erkeğin aşk acısı daha büyük dram

NEJAT’I GALAYA ÇAĞIRDIM, “BENİ UTANDIRIRSIN” DEYİP GELMEDİ

◊ Nurgül, bir anne olarak filmde canlandırdığın Yasemin karakterinden ne farkın var?
– Nurgül Yeşilçay: Bende de bir kontrol manyaklığı, takıntısı var ama Yasemin’den farklıyım.
◊ Facebook’a falan yazdıklarını kontrol ediyor musun?
– Nurgül Yeşilçay: Hayır. Ben kontrol etmiyor, direkt biliyorum. Yasemin’den daha tehlikeliyim. Her şeyi ona bırakmış gibi yapıyorum ama her şeyden haberdarım. Daha psikopatça.
◊ Ergenlik dönemi nasıl geçiyor Nejat’ın?
– Nurgül Yeşilçay: Bence çok eğlenceli. Sivilcesi çıktığında çok sevindi! Geçenlerde de “Anne, sesim biraz daha kalınlaşsın YouTube kanalı açacağım” dedi.
◊ Kız arkadaş durumu var mı?
– Nurgül Yeşilçay: Şu an yok. Bu arada galaya davet ettim Nejat’ı, “Sen beni utandırırsın, gelmem” dedi.

“HADİ ÖZCAN PATLAT BİR ŞARKI DİYORUZ”, ONU BİLE YAPMIYOR

◊ Özcan, sahnelerden uzaksın, gelen işleri kabul etmiyorsun. Bundan sonra hiç şarkı söylemeyecek misin?
– Özcan Deniz: Sahne özlemi henüz kendini göstermedi. Bir yerde kaşıyacaktır ama… Müzikten ve stüdyodan kopmak gibi bir niyetim yok.
◊ Filmde şarkı söyledin ama?
– Özcan Deniz: Neredeyse bütün filmlerimde bu yönetmenin müzisyen bir kimliği var duygusunu vermeye çalışıyorum.
– Nurgül Yeşilçay: Yok be, film çekerken “Hadi Özcan patlat bir şarkı şarkı” diyoruz, onu bile yapmıyor.

DOĞRU ANNEYİ ARIYORUM

◊ Çocuk özlemin var mı Özcan?
– Özcan Deniz: Çok. Bazen insanların kucağında çocuk görünce kendimi dalıp giderken yakalıyorum. 3-4 senedir böyle bir isteğim var. Biyolojik bir şey mi onu bilmiyorum ama çocuğum olsun duygusu ağır basmaya başladı, doğru anneyi arıyorum.
◊ Filmdeki gibi biri çıksa karşına, “Ben senin oğlunum” dese ne yaparsın?
– Özcan Deniz: Tabii ki o an boynuna atlayamam. Zaman içinde tanıyıp hayatıma dahil etmeye, hayatına dahil olmaya çaba gösteririm. Asla kapı dışarı etmek ya da kabullenmeme gibi bir şey olmaz.

HUZUR İSTİYORUM ARTIK, ÜŞENİYORUM KAVGA ETMEYE

◊ Nurgülcüm, sevgilin senin yanında başka bir kadına baktığında ne yaparsın?
– Nurgül Yeşilçay: Yolarım (gülüyor). Yok be ne yapacağım, oturup dedikodu yaparım.
– Özcan Deniz: Nasıl baktığı ile alakalı bence. “Of be yavrum” demediği sürece herhalde bir erkeğin bir göz kaçamağı çok da bela olmamalı başına. Yanındakine de belli etme mümkünse.
◊ Biz yemiyoruz ama.
– Nurgül Yeşilçay: Sen yemiyorsun, ben yiyorum valla. Onunla mı uğraşacağım? Çok üşeniyorum kavga etmeye.
◊ Senin sanki sürekli dalarmışsın gibi bir halin var Nurgül…
– Nurgül Yeşilçay: Yok be, daldım mı ayrılırım ben zaten. Çok üşeniyorum kavga etmeye. Burama kadar gelmediği sürece kavga etmem. Huzur istiyorum.
– Özcan Deniz: Hah, işte yaşlandığının kanıtı. Baktım Instagram’da 40 yaş doğum gününü kutluyor. Tamam, kıvama gelmiş dedim.

KADINLAR DİDİŞEN MASKÜLEN ADAMLARA İLGİ DUYUYOR

◊ Sen seviyor musun kavgayı Özcan…
– Özcan Deniz: Ben didişmeyi severim. Didiştikçe birçok şey yerine oturuyor.
– Nurgül Yeşilçay: Ya sen de… Benimle hiç didişmiyorsun mesela…
– Özcan Deniz: Seninle niye didişeyim kız? Siz kadınlar her ne kadar idealinizdeki erkek diye bir şeyler anlatsanız da aslında onun tersi yöndeki erkeklere ilgi duyuyorsunuz. Ben buna inanıyorum. Biraz didişen, biraz maskülen, erkeksi, varlığını size hissettiren erkeklere daha çok ilgi duyuyorsunuz. Sakin, her şeye tamam canım, bebeğim diyen adam üç-beş ay iyi de, bir sene sonra çok tatsız bir adama dönüşebilir kadının gözünde. Kavga edip barışmak da tazeliyor ilişkiyi bazen. Alışkanlık haline gelirse kötü tabii.
◊ Bir önceki filmde lahmacun muhabbeti vardı. Bu filmde de güzel yemekler yapıyorsun. Bundan sonra her filmde yemekle ilgili bir şey olacak galiba…
– Özcan Deniz: Yemek yapmak benim için zevk.

SARIP SARMALAYIP İÇİNİ KURUTUP ÖLDÜRÜYORMUŞ

◊ “Aşk zararlı ama güzel” demiştin sen bir önceki röportajımızda. Hâlâ aynı şeyi düşünüyor musun?
– Özcan Deniz: Evet. Aşk depresif ve travmatik bir şey.
– Nurgül Yeşilçay: Hastalık diyorlar ya.
◊ Hastalık olduğunu düşünüyor musun?
– Nurgül Yeşilçay: Ama asıl açılımı hastalıkmış. Ağacı sarıp sarmalayıp onu öldüren bir bitkinin adıymış. Sarıp sarmalayıp içini kurutup öldürüyormuş. Bilimsel konuşuyorum.
◊ Peki işi gücü aşk için bırakır mısınız?
– Özcan Deniz: Azaltırım ama bırakmam.
– Nurgül Yeşilçay: Ben de gıcık ve feminist söylemle; hayatta bırakmam! Ben aşkın yerine işimi koymuşum. Gerçek aşkım işim.

AŞK DÜNYANIN EN TATLI ŞEYİ

◊ Aşka inanıyor musun?
– Nurgül Yeşilçay: Çok.
◊ Âşık mısın şu anda?
– Nurgül Yeşilçay: Yok ya. Olunca inanıyorum ama, umudum var. Aşk dünyanın en tatlı şeyi.
◊ Özcan, sen?
– Özcan Deniz: Aşk var tabii ki ama âşık değilim. Kendime bazen “Acaba o reflekslerini mi kaybettin, neden kimseye âşık olamıyorsun?” diye soruyorum. Sonra bakıyorum ki aileme âşığım, işime âşığım, hayatıma âşığım. Demek ki âşık olabiliyorum. Önemli olan âşık olabileceğin birine rastlamak.

Yazının Orjinali

O inekler kurtuldu, ya diğerleri!

Tüm dünya
Yeni Zelanda’da deprem sonrası bir çayır adacığında mahsur kalan üç ineğe kilitlendi,
acıdı, kurtulsunlar
diye dualar etti.
İnekler için seferberlik ilan edildi.
Ve sonunda iyi haber geldi, inekler çayır adacığının etrafı kazılarak kurtarıldı.
Her şey iyi güzel, ben de çok sevindim o ineklerin kurtulmasına.
Ama ya diğerleri?
Gözümüzün görmediği, kulağımızın duymadığı, tenimizin hissetmediği, umurumuzda olmamaya devam ediyor.
Üç maymunu oynamaya devam yani.
Et sektöründe acımasız sömürü sürmekte.
O üç inek için seferber olan insanoğlu, sofrasına gelen et için diğer ineklerin, koyunların ne işkenceler çektiğini, bırakın çayır adacığına, çimene bile basmadan mezbahaya gittiklerini görmezden geliyor.
Aslında gerçekten de görmüyor, sofrasındaki lezzetli etin ardındaki işkenceye kafasını çeviriyor.
En ünlü vejetaryenlerden, Paul McCartney’nin eşi Linda McCartney’nin cümlesini hatırlatmak isterim: “Eğer mezbahaların camdan duvarları olsaydı herkes vejetaryen olurdu…”

Nurgül ve Özcan’ın kimyası

Özcan Deniz ve Nurgül Yeşilçay’ı 13 yıl sonra bir araya getiren “İkinci Şans” filmine benden tam not.
“İkinci Şans”, tam da bizim yaşların filmi.
Aşkın, sevginin, ilişkinin değerinin arandığı, anlaşıldığı ama kâh bulunduğu, kâh teğet geçildiği 30’lu, 40’lı yaşlar.
Aklı bir karış havada, gözü ise genç kızlarda olan tipik ve hayli sinir bozucu orta yaş erkeğinin yolunun yaşına, kafasına, tarzına uygun bir kadınla kesişmesini konu alıyor Özcan Deniz’in yazdığı hikaye.
Ve işte gelsin aşk.
Beni filmde en çok kadın tarafının hayatında ne istediğini bilmesi ve yolundan dönmemesi etkiledi.
“İkinci Şans”tan bir ders çıkarmak gerekirse o da şu olur; erkek karşısında kararlı duran, yelkenleri hemen suya indirmeyen, kendini iyi tanıyan, istekleri, mutluluğu konusunda ısrarcı olan kadın kazanıyor.
Daha fazla detay verip filmin tadını kaçırmadan son bir not:
Nurgül ve Özcan’ın birlikte enerjilerini seviyorum ben.
Hani hep bir kimyadan söz edilir ya ikililer arasında.
İşte o kimyanın en alâsı var aralarında.

Ansiklopediye giren Türk

Geçen hafta Kubat’la karşılaşmıştık Contemporary İstanbul’da.
“Al Ömrümü” diye sarıldık, kucaklaştık.
O müthiş şarkıdan beri birbirimize böyle takılıyoruz.
Askerlik arkadaşıyla tanıştırdı.
Bütün kışlayı beraber boyadıkları askerlik arkadaşı Barış Sarıbaş’la.
Ne alâka diyeceksiniz; anlatayım…
Contemporary Piramid’de çalışmalarını sergileyen Barış Sarıbaş, Fransa’nın önemli gazetelerinden Le Monde’un hakkında belgesel yaptığı bir sanatçı.
Dünya çapında pek çok koleksiyonda eserleri var.
İtalya’da geçtiğimiz hafta üzerinde titizlikle çalışılan Percorsi D’Italia 2016 Çağdaş Sanat Ansiklopedisi’nde ilk Türk çağdaş sanatçı olma başarısını gösterdi.
Art Taipei’de sergisi açıldı.
Barış’ı tebrik ediyorum, takipte kalmaya devam.

Yazının Orjinali

Klinik hiperaktiftim tedavi gördüm

◊ Instagram’da gördüm, artık sen de bir köpek babasısın. Nasıl başladı birlikteliğiniz?
– Bize 1,5 aylıkken geldi. Anne sütünden kesildiğinden emin olunca Bursa’daki bir köpek çiftliğinden aldım. Hemen veterinere götürdüm. 700 gramdı. En iyi mamalar, suyuna bazı bitkisel destekler… İki buçuk hafta sonra yine götürdük, 2.1 kilo olmuştu.
◊ Neden Jack Russell?
– Benim jenerasyonumda böyle bir şey var. Herhalde çocukken izlediğimiz “Maske” filminin etkisi. Bir de “101 Dalmaçyalı” filmi vardı, o zaman da Dalmaçyalı alırdı herkes.

Klinik hiperaktiftim tedavi gördüm
◊ Adını neden Fadik koydun?
– Bilmiyorum. Normal köpek isimleri sevmiyorum.
◊ Filmde pek çok sahnede seni fotoroman ve çizgi roman okurken görüyoruz. Gerçekte de okur muydun?
– Okumazdım. Zamanımda yoktu. Biraz daha yaşım ilerlediğinde lisede falan Marvel’ın çizgi romanlarını okurdum. Orijinalleri bulurdum hem de… Anime izlemeye o zaman başladım.
◊ Favorin hangisiydi?
– “Maske”yi severdim. Bizim zamanımızda “Batman”, “Spiderman”, “Süpermen” arka arkaya yayınlanırdı. Hepsini izlerdim.
◊ Nasıl bir çocuktun? Çok hareketli olduğunu bilmeyen yok gerçi…
– Olması gerektiği gibi bir çocuktum aslında. Çocuksun, yaramaz olmak zorundasın bence. Çocuk sakinse, usluysa orada doğru olmayan bir şey vardır. Annemle babamın çok fotoğrafı var beni ayaklarında sallarken. Uğraştırmışım yani. Ben klinik hiperaktifmişim. İlaç tedavisi görecek kadar.
◊ Var mıymış hiperaktifliğin tedavisi?
– Yok. Bir koşsun gelsin gibi yöntemler uygulamışlar ya da çok çaresiz kaldıklarında ilaç vermişler.
◊ Veteriner “Fadik seni ısırdığında sen de onun kulağını ısır” demiş. Dişe diş kana kan yani!
– Evet ama bu uyarı anlamında bir şey. Mesela yanlış yere tuvaletini yaptığında, kulağından tutup götürmek gibi. Anneleri hep kulağıyla eğitim verdiği için veteriner de “Ona her zaman kulağıyla bir şeyler öğretmen lazım” dedi.
KULAĞIMI ÇEKME KOCAMAN OLDU!
◊ Filmde de dayak meselesi konuşuluyor. Baban sana hiç tokat attı mı ya da kulağını çekti mi?
– Onunla ilgili çok komik bir anım var aslında. Benim de kulağımı çekerlermiş. Bir gün hatırlıyorum, annem kulağımı çekerken eline vurmuştum “Kulağımı çekme, kocaman oldu” diye. Gayet net hatırlıyorum, gülüyordu. Bir daha çekmedi.
◊ Ne oynardınız en çok çocukken?
– Mahallede top oynardım.
◊ Futbolcu olmak mı istiyordun?
– Hiç öyle bir halim yoktu ama bir dönem gerçekten astronot olmak istiyordum. Ortaokula kadar bunun hayalini kurdum. Sonra babam idolüm olmaya başladı, onun işini devam ettirmek istedim. Babam mobilyacıydı benim. En son oyunculukta karar kıldım.
◊ Ailen nasıl karşıladı?
– O tarz meslekler sabah 9 akşam 5 değil ya, riskli gördüler önce. Sonra hayattan ne beklentim var gibi kendi kendimi sorgulama sürecine girdim. Öyle gelişti olaylar.
◊ Bu kadar hayal kurmuş, sonra İTÜ’de Gemi Makineleri Mühendisliği okumuşsun. Deniz sever misin?
– Çok severim ama oraya gitmeden önce bunun denizcilik olduğunu bilmiyordum. Zaten bir gördüm üniformalar, disiplin kuralları, şaşırdım. Kaptan ve çarkçıbaşı yetiştiriyorlar. Bunu istemediğimi fark ettim. Sefere git, altı ay gelme, çok zor. Ben o işe girmek, hayatımı buna adamak istemedim.

Klinik hiperaktiftim tedavi gördüm
SAÇLARIM BEYAZLIYOR AMA BOYAMAYI DÜŞÜNMÜYORUM
◊ Saçların hep böyle dikkat çekiyor muydu?
– Hep böyle bir muhabbet var. Herkes bana saçların çok güzel diyor ama ben ‘saç’çı biri olmadım.
◊ Ne zaman fark ettin yakışıklı olduğunu?
– Biri bana “Çok yakışıklısın” dediğinde de hâlâ utanıyorum. Asla aynaya bakıp da “Ne yakışıklıyım” demedim.
◊ Saçların için özel bir bakım yapıyor musun?
– Hayır. Fön de yok. Sadece iyi bakıyorum saçlarıma. Öndeki beyazlar da doğal.

◊ İleride boyar mısın saçlarını?
– Hayır. Düşünmüyorum.
◊ Babanın saçları nasıl?
– Onun saçları lisede beyazlamış. Bembeyaz olmuş. Irsi sanırım.
◊ Profesyonel anlamda hayatının dönüm noktası ne?
– Galiba “oyuncu olmak istiyorum”a karar vermek başlı başına bir dönüm noktası. Madem oyuncu olacağım, bunu iyi yapmak zorundayım. O yüzden bunun eğitimini almam lazım diye önce eğitime yöneldim. Modellik teklifleri de geliyordu ama o işe girmedim.
◊ Hiç modellik yapmadın mı?
– Hayır. Oyunculukla ilgili tüm derdim. Oyunculuğa insan bilimi olarak bakıyorum. Her rolde kendi içimden bir şey paylaşıyorum ya da ben yeni bir şeyler öğreniyorum.
◊ Bir önceki filminde Özcan Deniz’le çalıştın. Şimdi Yılmaz Erdoğan’la.
– Özcan’ı abi gibi görüyorum. “Sevimli Tehlikeli” filminin bendeki yeri apayrıdır. Çok güzel bir tekstti, Özcan çok iyi yönetti. O benim bebeğim gibi bir şey.
METROBÜSE DE BİNERİM KİBİRLİ İNSAN SEVMEM
◊ Özel hayatın sana kalsın diye sosyal hayatından fedakarlık ediyor musun? Önlem alıyor musun?
– Hayır. Zaten gece hayatım yok. Evimi seviyorum, alkol, sigara kullanmıyorum. Ama onun dışında tabii ki gündelik hayatımda dışarı çıkıyorum, mesela mahallemin esnafını çok seviyorum. Onlardan alışveriş yapıyorum. Yürüyüş yapmak istediğim zaman Rumelihisarı’ndan Bebek’e doğru değil de Yeniköy tarafa doğru yürüyorum.
◊ Dışarı çıkmayı sevmiyorsan evde neler yapıyorsun peki?
– Dışarı çıkmayı severim aslında. Yurtdışına çok giderim. Babam Hollanda’da yaşıyor. Onu ziyaret ediyorum. Almanya’da yaşayan arkadaşlarım var, onların yanına gidiyorum. Onun dışında İzmir’e gidiyorum. İstanbul’u da seviyorum.
◊ Bir ara “metroya, metrobüse biniyorum” diyordun, hâlâ toplu taşıma kullanıyor musun?
– O zamanlar mecburdum. Şimdi de mecbur kalırsam binerim. Çünkü tiyatro Kadıköy’de. Setim var. Set 6’da bitiyor, oyun 8.30’da başlıyor. Trafik diye de bir gerçek var. En garantisi ne bu durumda; metrobüs ya da vapur. Beni zaten vapurda, metrobüste yakaladılar hep haber yaptılar. Bunda ayıp bir şey yok ki. Ben seviyorum insan içine karışmayı. Kibirli değilim, sevmem kibirli insanları.
◊ Portekiz’de geçen yıllarında kafes dövüşü yapmışsın. Hâlâ dövüş sporlarıyla ilgili misin?
– Bir sürü dövüş sporuyla ilgilendim. Ama en çok Jiu-Jitsu’yu sevdim. 5 sene profesyonel olarak yaptım.

GERÇEK SEVGİ VARSA MESLEĞİN ÖNEMİ YOK

◊ Tango yapıyor musun hâlâ?
– Ah, çok özledim. Eskiden daha çok yapıyordum. En son 3-4 yıl önce Cihangir’de bir yere gitmiştim. Severim ben tangoyu.
◊ Twitter’da “El kadar bebeye Şükrü ismi konur mu, ne yaptın baba, dağ diktin önüme” demişsin.
– Evet, dedim. İsim önemli bence. Neyse ki artık bunu kırdığımı düşünüyorum. İlk zamanlar “Şükrü, dede ismi” derlerdi. “Sen Can, Kerem olurmuşsun” gibi şeyler diyorlardı. Dedemin ismi, Allah rahmet eylesin. Çok severdim dedemi. Aslında o yüzden Şükrü ismini taşıdığım için gururluyum.
◊ “Birlikte olduğum kadının hayatına tek müdahalem, ona olan desteğimdir” diye de bir açıklaman var. İlişkilerde insanların birbirine karışmasını kızar mısın?
– Herkes bir birey, çok müdahale edilmemesi lazım.
◊ Oyunculuk, ilişki yürütmek açısından zor bir meslek mi?
– Gerçek sevgi varsa mesleğin hiçbir önemi yok.
◊ Dizi projesi var mı yakında?
– Güzel bir işle döneceğim.

Klinik hiperaktiftim tedavi gördüm

DUBLÖR YAPABİLİYORSA BEN NEDEN YAPMAYAYIM

◊ Her film ve her karakter bir yolculuk aslında. Şimdiki filmde yol nereye gitti, ne değiştirdi hayatında?
– Ben sırtımı yönetmene dayadığım zaman daha özgürleşen bir oyuncuyum. O yüzden Yılmaz Erdoğan’la çalışmak bana çok şey kattı. Hakikaten usta. O çıraklıktan çok şey öğreniyorsun. Onun dışında böylesine bir projede yer almaktan çok mutlu ve gururluyum.
◊ Nehre atlama sahnesinde dublör kullanmadın mı?
– Kullanmadım.
◊ Daha ne kadar dublörsüz devam edeceksin?
– “Sevimli Tehlikeli”de de aynı şey olmuştu. O yapabiliyorsa niye ben yapmayayım duygusuna giriyorum her seferinde. Böyle gider herhalde.

Yazının Orjinali

Bu pazar koşuyoruz

Daha önceki maratonlara katılanlarla konuştum; köprüyü yürüyerek ya da koşarak geçmenin unutulmaz bir deneyim olduğunu söylüyorlar.
Uzmanlara göre koşu ritmine eşlik eden tempoda müzik dinlemek, koşu performansını yüzde 15 artırıyor.
Bu koşuda isteyenlere Spotify işbirliğiyle yarı maratona özel hazırlanan müzik listesi de eşlik edecek.
Maraton, parkur ve koşu kategorileri ile ilgili her türlü bilgi ve spotify listesi erişimi VMaraton adlı uygulama üzerinden sağlanabiliyor.
Koşarken bağış yapmak istiyorsanız yine VMaraton üzerinden koşuda yer alan STK’lara tek tıkla bağış yapabiliyorsunuz.
Hayvansever koşucular HAÇİKO’yu unutmasınlar tabii. 13 Kasım günü İstanbullular 38. Vodafone İstanbul Maratonu’nda koşuyor olacak, siz de katılın ve bu müthiş olayın bir parçası olun.

Kürk Mantolu Madonna’daki Cansel Elçin

Hafta başı yakın tarihi en iyi anlatan dizilerden biri olan “Hatırla Sevgili”nin 10. yılıydı.
Twitter’da uzun süre TT listesinde kaldı.
Fanlar delirmiş, ne çok özlemişler, okuyunca anladım.
Cansel Elçin’i özleyen daha fazla ama.
Aklıma Kürk Mantolu Madonna geldi.
Neden diyeceksiniz.
Yıllar önce bu kitabı elime tutuşturup, “Mutlaka okumalısın” diyen Cansel’di.
Şimdi romanın sinema uyarlaması da gündeme gelince Raif Efendi olarak gözümde Cansel belirdi.
Hem batı hem de Anadolu topraklarının etkisini üzerinde taşıyan Raif Efendi’nin masumiyeti, iki kültür arasında kalmışlığı, tam Cansel’lik geldi bana.
Üstelik hem gençliğini hem de yaşlı halini beden diliyle de çok iyi verecektir.
Sevgili Ece Yörenç’in kaleminden muhteşem olacağına inandığım Kürk Mantolu Madonna’da, Cansel Elçin’le birlikte Maria Puder rolü için adı geçen Beren Saat de yer alırsa Hatırla Sevgili’deki muhteşem ikili tekrar bir araya gelmiş olur.

Sevgi Müzikali’nden dersler

Pısırık, karısı tarafından sürekli itilip kakılan kocanın korkunç intikamı.
Sosyetik ama bencil çocuklarına rağmen yine de “sevgi” diye çarpan anne yüreği.
Maddi zorluklara rağmen birbirlerini seven gençler.
Hayatla zorlu mücadelesine devam ederken evinin önündeki kedileri beslemeyi ihmal etmeyen pavyon şarkıcısı.
Geleneklerine bağlı mahalle esnafı, bakkalı, manavı, nayloncusu, kapıcısı, bekçisi.
Mahallenin delisi.
Yani her telden hikaye ve insanın olduğu bir müzikal.
Kandemir Konduk, 1960’lı yıllardan hikayeler anlatan Sevgi Müzikali ile geldi bize.
Sıcacık, nostalji dolu, sonuna kadar Atatürkçü, nükteli siyasi göndermeleri eksik etmeyen, temeline birlik, beraberlik ve sevgiyi alan bir hikaye.
Müjdat Gezen hem yönetmen hem de başrolde.
Oyun boyunca sahnede olan Atatürk büstüyle yaptığı konuşma unutulmazlar arasına girdi bile.
Ona, müthiş kadın Ayşen Gruda eşlik ediyor.
Oyunun bir başka ikilisi Müjdat Gezen Sanat Merkezi öğrencilerinden İlker Ayrık ve şarkıcılıkta olduğu kadar oyunculukta da başarılı olduğunu buradaki performansıyla kanıtlayan Betül Demir.
Mehtap Ar ve İlhan Daner için de ayrı bir parantez açmak lazım, şahaneler.
Gençlerden dikkatimi çeken kapıcının karısı rolündeki Sude Albayrak ve yazının başında bahsettiğim kocasını sürekli ezen dominant kadın rolündeki Pınar Özer oldu.
Oyundaki bu detay gerçek bir olaydan alınmaymış.
Eşini sürekli azarlayan, aşağılayan kadının başına gelenler hakkında ipucu vermeyeyim, siz oyunu izleyin ve kendi hayatınızda ona göre davranın.

Yazının Orjinali

Bakkala görünmemek için arka yoldan giderdim

◊ Ufuk, hızına yetişilmiyor. Dizi, yarışma ve film aynı anda geldi. Bu tempoda hasta olmamayı nasıl başarıyorsun? Kaç saat uyuyorsun?
– En fazla 5 saat. Son 6-7 aydır bayağı yoğun bir tempom var.
◊ Sayalım, neler var şimdi?
– İki sinema filmi var. “Geniş Aile 2: Her Türlü” vizyona girdi. Diğeri Süreç Film’le çektiğimiz “Sen Sağ Ben Selamet”. O da 16 Aralık’ta vizyona girecek. Televizyonda da “Ben Bilmem Eşim Bilir” yarışması ve “Hayat Bazen Tatlıdır” dizisi var.
◊ “Bu sene çok çalışayım” diye dilek mi diledin, ne yaptın?
– Ben aslında işkoliğim. Her sene bir hafta hiçbir şey yapmayayım, TV karşısında ayaklarımı uzatayım istiyorum ama ikinci günden sonra kurtlanıyorum. Başlıyorum evde dolanmaya. Mesela tatile gittiğimizde, Allah affetsin, üçüncü gün güneşten de, denizden de sıkılıyorum. Beden artık o kadar çalışmaya alışmış ki, onun tam tersi bir şey yaptığım zaman beyin “Dur abi, sen bizi böyle alıştırmadın” diyor. Çok şükür işler de geliyor. Ne mutlu.

Bakkala görünmemek için arka yoldan giderdim
◊ Eşin bozulmuyor mu? “Biraz eve vakit ayır” diyordur herhalde…
– O da artık alıştı çok çalışmama.
◊ Eşin evlenince çalışmayı bıraktı. Bir daha döner mi iş hayatına?
– Anadolu Ateşi’nde baş dansçıydı. Turneleri çok zor oluyordu. 10 sene dans ettikten sonra artık kendisi de istemedi ve bıraktı.
◊ Oğlun Eren kaç yaşında oldu?
– Ona göre 9, bize göre 8. O yaşlarda böyle oluyor ya, giderek büyütüyor yaşını. Bir de 10 yaşında cep telefonu alacağız ona.
◊ Daha almadınız mı?
– Olabildiğince ondan uzak tutmaya çalışıyoruz telefonu ve buna benzer şeyleri.
OĞLUM, BABASI KENDİSİNE KALSIN İSTİYOR
◊ İzliyor mu seni televizyonda?
– İzliyor. Küçükken beni televizyonda gördüğü zaman çığlık çığlığa kaçıyordu. “Adam hem burada hem orada nasıl oluyor” diye korkuyordu. Buna alışması uzun zaman aldı. Şimdi pek önemsemiyor. Fazla da izlemiyor. Sevmiyor. Herhalde sokağa çıkınca 15 adımda bir fotoğraf çektirmek istiyorlar ya, ondan.
◊ Sevmiyor mu o seremonileri?
– “Öf, hadi ben çekeyim de bitsin” falan diyor. Ben de ona insanları geri çevirmememiz gerektiğini, babasını sevdiklerini anlayacağı dilde anlatmaya çalışıyorum. Ama o, babası kendisine kalsın istiyor.
◊ Nasıl bir gelecek hayal ediyorsun onun için?
– Mutlaka sanatın bir dalıyla uğraşmasını istiyorum. Sanatla uğraşmak insanı korur, nefes aldırır, empati kurmasını sağlar.
◊ Senin başarının sırrı da empati yeteneğin mi acaba?
– Konservatuvarda Yıldız Kenter Hocam bize “Sokağa çıkın, yoldan geçen insanları izleyin” ya da “Ne izliyorsanız, ne okuyorsanız, sizden sadece oradaki insanların yerine kendinizi koymanızı istiyorum” derdi. Sonra izlediğim her filmde, okuduğum her kitapta “Ben bu adamın yerinde olsaydım” diye düşünmeye başladım. Ailemin içerisinde yaşanan bir olayda kendimi annemin, babamın, kardeşimin yerine koydum. Ve baktım ki hoca bize çok büyük bir anahtar vermiş. Bizim mesleğimiz de bu; bir başkasını oynuyoruz hep…
GEÇEN SENEYE KADAR İKİNCİ ÇOCUĞU İSTİYORDUK
◊ Kardeş istiyor mu Eren?
– İstiyor ama ben 41 yaşındayım, Nazan da 40. Zor… Geçen seneye kadar ciddi düşünüyorduk ama sonra üç kişi kalma konusunda uzlaştık.
◊ ‘Aile’ ne demek senin için?
– Babam “Nasıl bir ev olursa olsun, gecekondu da olabilir malikane de, o dört duvarın içerisi emin olun dışarıdan çok daha sıcak, çok daha güvenli, çok daha samimidir” derdi. Hakikaten de öyle. Biz Almanya’da üç katlı bir apartmanda kuzenlerimiz, teyzelerimiz, amcalarımızla birlikte kalabalık bir aile olarak yaşıyorduk. Hayatımın en güzel anıları, çocukluk anılarımdır mesela. Şimdiki çocuklarda o yok. Okula servisle gidiliyor, servisle geliniyor. Kapıdan alıyorsun, eve sokuyorsun.
◊ Almanya’dan kaç yaşında geldin?
– 12 yaşındaydım.
◊ Neden geldiniz?
– Biz üç kardeşiz. Ortanca kardeşim okula Türkiye’de başlasın diye ailem onu buraya, teyzemlerin yanına gönderdi. Tabii onlar çocuk hasretine, biz de kardeş hasretine dayanamadık. “Hadi gidelim” dendi.

Bakkala görünmemek için arka yoldan giderdim
BU MESLEĞİ SEÇMEME İLKOKULDA YAŞADIĞIM TRAVMA NEDEN OLDU
◊ Türkçeyi ne kadar biliyordun?
– Türkçe biliyordum ama araya bir sürü Almanca kelime serpiştiriyordum. Büyük travma yaşadım o yüzden. Bugün bu mesleği yapmana sebep olan şeydir Türkçemin yetersizliği. Akranlarımla sosyal hayatta adaptasyon problemi yaşamaya başladım. Onlarla anlaşamıyordum, dışlıyorlardı. Bir anda çok içine kapanık bir çocuk olmaya başladım.
◊ Ne yaptı ailen?
– Samsun Belediye Konservatuvarı’nın genel sanat yönetmeni akrabamızdı. Büyüklerimiz konuşmuş, o da “Misafir öğrenci olarak gelsin” demiş. 13-14 yaşındaydım, gittim. Sonra sahneye çıkmaya başladım. Orada alkışı duydum. Çok hoşuma gitti. Kendimi bir anda güçlü hissetmeye başladım. İçine kapanıklığı, özgüven eksikliğini orada giderdim.
◊ Mesleğindeki kırılma noktası nedir?
– Kariyerimdeki asıl kırılma noktası tabii ki “Geniş Aile”. Aslında 13 bölüm için anlaşmıştık. Çünkü BKM’nin “Benim Annem Bir Melek” dizisinde oynuyordum. O dizi sezon arası verince Necati Abi’ye (Akpınar) telefon açtım “Yaz dizisi var” diye. “Tamam” dedi. İlk başladığımda benim dizide iki repliğim vardı. Arta arta yüzde 70 oldu.
◊ Ve dizi tuttu…
– “Geniş Aile” tsunami! Reytingler çok iyi. Ama bir yandan yeni sezon geldi, “Benim Annem Bir Melek” başlayacak. Necati Abi’yi aradım, “Abi ne yapacağım?” diye sordum. “Oğlum bu dünya kupası gibidir, dört yılda bir gelir, herkese de gelmez. Sen ‘Geniş Aile’de devam et” dedi. Başkası olsa adım kadar eminim “Sözleşmem var” der, keser atardı. O yapmadı, destek oldu.
◊ Dizi neden tuttu sence?
– Oradaki o karikatür dili büyük ses getirdi. Sokaktaki insanlar dizideki gibi konuşmaya başladı. Bir de 108 bölüm boyunca hiçbir espriyi tekrarlamadı senaristlerimiz.
◊ Senin hayatında ne değiştirdi?
– Hayat standardımı değiştirdi.
◊ Süründün mü bu işte bir yerlere gelene kadar?
– Tabii canım. Evliliğimin ilk yıllarında maddi olarak zorlandım. Bizim sektörü bilirsin bir iş biter, belki diğer iş bir sene sonra gelir. Bir de tanınmıyorsan, ünlü değilsen aylarca beklersin. Ben de çok zorluklar yaşadım zamanında. Bakkala görünmemek için arka yoldan gittiğim oldu. Hatta Allah affetsin bir gün sete gitmek için halk otobüsüne şimdiki parayla 25 kuruş eksik verip geçmiştim. Çok yürüyerek gittim mesela. Ama ayakta durduk.
HER ZAMAN DUAMI DÜRÜST DİLERİM
◊ Ayakta kalmanı neye bağlıyorsun? Neyi doğru yaptın sence?
– Duamı dürüst dilerim her zaman. “Önemli olan yere düşmek değil, bir kez daha ayağa kalkmaktır” demişler. Böyle lafları severim. Farkındaysan gece en karanlık olduktan sonra gün doğar. Önce en karanlık olur, sonra gün olmaya başlar. Sabretmek, dua etmek lazım. Şans da çok önemli.

Setteki ismim Jeneratör Ufuk

◊ “Geniş Aile”deki o bıçkın delikanlıdan ne kadarı var sende?
– Özel hayatımda çok sakinim. Sektördeki arkadaşlarım da bu duruma şaşırır. Hatta yeni bir işe başladığımızda benden negatif elektrik alırlar. Kendi halimde olduğumdan burnu büyük gibi de görürler. Oysa kusur etmem saygıda. Sette ismim ‘de Jeneratör Ufuk’tur. Çünkü sete ilk jeneratör gelir. Ben vaktinden de önce gelirim.
◊ Alman disiplini…
– Çok disiplinliyimdir. Asla ezbersiz hareket etmem. İlk başlarda insanlar beni yanlış tanırlar haklı olarak. Ben de olsam bana ukala derim. Ama sonra sahnede gördükleri zaman “Bu adam herhalde ruh hastası. 5 dakika içerisinde nasıl böyle olabilir” diyorlardır eminim. Yarışmada da öyle. “Ben Bilmem Eşim Bilir” inanılmaz bir adrenalin, inanılmaz bir heyecan. Ama her oyun arası dinlendiğiniz bir yer var mesela, oradayken kapatıyorum kendimi. İlk başta uyuz olanlar da vardı hakikaten. Sonrasında beni tanıdılar, kalbimi tanıdılar, ben kendimi anlattım, o yüzden şimdi sıkıntı yok.

Bakkala görünmemek için arka yoldan giderdim

İLK FİLMDEN DAHA KOMİK

◊ “Geniş Aile 2: Her Türlü” adı nereden geliyor?
– Bizim dizinin dillere pelesenk olan kalıplaşmış lafları vardı. Mesela Cevahir’in “Yapıştır” lafı vardı. Bülent Çolak’ın oynadığı Ulvi karakterinin de “Her türlü” lafı meşhurdu. İlk filmin adı “Geniş Aile: Yapıştır”dı. İkinci filmde de “Her Türlü”yü kullandık. Üçüncü filmde de belki Fırat’ın (Tanış) bir lafını kullanırız.0
0
◊ Hikayesi nedir bu yeni filmin?
– Biz bu kez bir kumar hadisesine karışıyoruz. Büyük bir borca giriyoruz ve bu borcun üç gün içerisinde ödenmesini isteyen mafyöz bir abi var. O abi Zekai’nin sevdiceği Pırıl’ı alıkoyuyor. Biz de bu borcu ödemek için Zekai’nin bulduğu rulet hilesini yapmak üzere Kıbrıs’a gidiyoruz. Başımıza inanılmaz şeyler geliyor. “Ocean’s Eleven”dan tut da “Hangover”a kadar gidiyor hikaye. Ciddi anlamda aksiyon var filmde. Bir gün sabahın köründe denizde muzun üzerine çıktık beş kişi ve güneşin son damlasına kadar kaldık. Temmuz sıcağında elimiz koptu. Bir de Gyrocopter’e bindik, havalandık.
◊ Üstelik senin yükseklik korkun varmış…
– Evet. Aslında biraz da klostrofobim var. O bindiğimiz şey küçücük.
Ve ona binip sabahtan akşama kadar ‘in-kalk’ yaptık. İnanılmazdı. Yağlı güreş de var filmde bu arada. İlk filmden daha iyi, daha komik oldu bence.

İLİŞKİLERDE EN BÜYÜK PROBLEM BİRLİKTE VAKİT GEÇİRMEMEK

◊ Yarışma teklifi ilk geldiğinde ne hissettin? Başka bir sunucuyla tutmuş bir formatı sunmak konusunda tereddüdün oldu mu?
– Olmadı. Çünkü şimdi yeni bir format var; “Ben Bilmem Eşim Bilir Evi”. O evden çıkan dört yarışmacı, finalde benim sunduğum yarışmada yarışıyor, kazanana araba veriyorum.
◊ Bu yarışmadan sonra erkekler ve kadınlar hakkındaki düşüncelerinde neler değişti?
– Ben evliliklerde en büyük problemin birlikte kaliteli vakit geçirememekten kaynaklandığını öğrendim. Ben de evliyim, 11’inci yılım. Yeri geliyor bazen eşim Nazan’la iki gün görüşemeyebiliyoruz iş yoğunluğundan. Sonra başka insanlara bakıyorum; kadın da erkek de çalışıyor, trafik, çocuklar, ödevler, yemek derken görüşemiyorlar. O yüzden yarışmacılara “Ben Bilmem Eşim Bilir evine girince ne değişti?” diye soruyorum. Bu evde hiç olmadıkları kadar birlikte vakit geçiriyorlar çünkü. Cep telefonları da ellerinden alınıyor. Adam 30-40 yıldır evli ve diyor ki; “Ben karımı şimdi tanıdım.” Çok şey gördüm. Bu kadar vakit geçirdikten sonra eşine tekrar âşık olan ya da ayrılma noktasına gelenler de oldu.

Yazının Orjinali

İlk uçuşa 2 aylık ön çalışma

Bir sürü bilinmez vardır.
Heyecan yapar insanda.
THY uçağı yepyeni bir rotayla, yepyeni bir havaalanına ilk kez inecekti.
7 saat 50 dakikalık bu yolculukta iyi uçuşlar dilemek üzere yanımıza gelen kaptan pilot Ergin Akgül’e sordum hemen; “İlk uçuş, ilk iniş, nasıl hazırlandınız, heyecanlı mısınız?”
İki aydır simülatörlerle bu uçuş üzerinde çalıştıklarını, yani aslında iki aydır bu yolu gidip gelmekte, test etmekte olduklarını söyledi.
Kaymak gibi bir uçuş oldu Seyşeller’e ve yumuşacık bir iniş.
Darısı başınıza diyorum, çünkü 8 saate yakın uçtuğunuzu anlamadığınız bir rota Seyşeller.
Diğer uzun uçuşlardaki gibi varılan yerle saat farkı olmadığından (Seyşeller, Türkiye’den sadece bir saat ileri) uçuşun yorgunluğu, etkisi hissedilmiyor bile.
Akşam bindiğiniz uçakta uyuyup sabah, müthiş iklimi olan tropikal bir adada güne başlıyorsunuz.
THY bu rotaya haftada üç kez karşılıklı uçacak.
Ve 88 uluslararası noktaya bağlantı sağlayacak.
Seyşeller’e vize olmadığını da hatırlatmış olayım.
NOT: İyi güzel de bu Seyşeller uçuşlarının fiyatı ne diyecekler için; açılışa özel tüm vergiler dahil İstanbul-Mahe uçuşu gidiş dönüş 599 Amerikan doları…

Küba’ya direkt uçuş başlıyor

Dünyada adetmiş, ilk uçuşu yapan havayolları, inişte bir su takının altından geçermiş.
Bizim uçak da su takının altından geçti inişte.
Alkışlar eşliğinde.
Yerde bizi bekleyen dans grubu, ardından THY Pazarlama ve Satış Genel Müdür Yardımcısı Ahmet Olmuştur ile Seyşeller Kültür ve Turizm Bakanı Alain St Ange basın toplantısı.
Seyşeller, THY’nin uçtuğu 117’nci ülke oldu.
Böylece dünyada en fazla noktaya uçan havayolu olarak rotalarına bir yenisini daha ekledi.
Bitti mi? Hayır.
THY Basın Müşaviri Yahya Üstün müjdeyi verdi; 12 Aralık’ta THY Küba direkt uçuşlarına başlıyor.
Yerlerinizi şimdiden ayırtın derim.

Bakanlar karşıladı

THY Seyşeller kafilesinde, havacılık sektörünün duayeni Uğur Cebeci de vardı.
Onunla yolculuk edince uçaklar, uçuşlar hakkında derya deniz bilgi ediniyor insan.
Bazı insanların yemeklere hayran olup THY bağımlısı haline geldiğini…
THY’nin yabancı yolcuların transit uçuşlar için en fazla kullandığı havayolu olduğunu…
Sadece İstanbul dış hatlardaki ödüllü CIP salonu için bile THY diyen birçok yabancı yolcu olduğunu öğrendim.
Seyşeller’e ilk uçuşta bakanlar tarafından ağırlanmamız ve üst düzey ilgi, THY’nin yurtdışındaki itibar ve marka değerinin ne kadar iyi olduğunun göstergesiydi zaten.
Hep birlikte gururlandık…
Tüm hayvanseverlerin merak ettiği, fazla yiyecekler barınaklara verilemez mi sorusuna ise sonunda net bir cevap aldım.
Uçaklara yüklenen yiyecekler şoklanıp yüklendiği için kısa sürede sağlığa zararlı hale geliyormuş, yani tek kullanımlıkmış. Hayvanlara zarar verebilir, hatta zehirli bile olabilirmiş.
Ne diyelim, sağlık olsun.

En pahalı balayı!

Nikah… Balayı…
Tropikal adalarda akla ilk gelen evlilik ve balayı oluyor.
Bu adalar gerçekten de buram buram aşk kokmakta.
Adanın en pahalı oteli olan Four Seasons’daki aşk ne kadar diye merak edince dudaklar uçukluyor o ayrı tabii.
Four Seasons’ı karış karış gezdik ve fiyatlarla ilgili bilgi aldık.
Balayı süitinin gecelik fiyatı 2 bin euro’yu buluyor.
Sevgilime kurban olsun deyip, 5 odalı iki havuzlu villa kiralayan biri ise gecelik 19 bin euro’yu gözden çıkarmak zorunda.
Şaka gibi ama gerçek!
Bana makul fiyatlarla gel derseniz, düşük sezonda bile Four Seasons’da en düşük oda gecelik 900 euro.
Ama Seyşeller’de balayı için çok daha uygun fiyata güzel yerler de var tabii.
Ben olsam kuş çeşitliliği ile ünlü Bird Island’dan çıkmazdım mesela.
Ya da odalara sadece bisikletle ulaşım sağlanan özel adaları tercih ederdim. Seyşeller’de seçenek çok anlayacağınız.
Yeter ki evlenmeye ve balayına çıkmaya karar verin.

Yazının Orjinali

Sert babalardan rica

Yılmaz Erdoğan suretinde çıktı karşımıza.
Bu kadarı da olmaz dedirtti.
Sinir etti, kızlarına ve eşine davranışlarıyla öfkelendirdi hepimizi.
Dışarıdan bakınca bütün babalar serttir aslında.
Öyle olmaları gerekir diye düşünülür.
Bir otorite lazımdır her eve. Anne arabulucu, sır tutucu, zaman bükücüdür.
Baba “hayır”sa, anne “evet”tir.
Bir baba sert
olabilir, toplumsal
baskı sonucu oluşan
baba rolü
gereği bunu oynayabilir de.
Ama sert baba da bir yere kadar.
Sert babalar, lütfen sertliğinize bir noktada “dur” deyin.
Erkek çocuklarınızın iş hayatına, kızlarınızın ise özel hayatlarına, kiminle evleneceklerine o kadar da karışmayın.
“Bu ekşi elma ağacı sözümü dinlemedi” deyip baltayı vuran
Reis Efendi gibi “İlle de benim dediğim olacak, yoksa var etmem, yok ederim” deyip çocuklarınızın hayatlarını karartmayın.

Aktarmasız Seyşeller

Siz bu satırları okurken, ben Türk Hava Yolları’nın ilk direkt uçuşuyla Seyşeller’e uçmuş olacağım.
Ada tatili konusunda bugüne dek Dubai aktarması avantajıyla hep Maldivler’i tercih eden biri olarak bu ilk Seyşeller deneyimim.
Seyşeller, yeni başlatılan ve haftada üç kez yapılacak olan
bu direkt uçuşlar sayesinde pek çok tatilcinin tercih sıralamasında ilklere yerleşecek gibi duruyor.
Vize yok, uçuş direkt (7 saat 45 dakika sürüyor), hava her daim mis, cam şeffaflığında azur mavisi denizi dillere destan, deniz altındaki ve yağmur ormanlarındaki hayvan çeşitliliği heyecan verici…
THY’nin bu ilk uçuşlarında yer bulmak zor, buradan anlayın yoğun ilgiyi.
Seyşeller’le, Hint Okyanusu’nda 115 granit ve mercan adasından oluşan bu doğa harikası yerle ilgili yazım perşembe burada olacak.

Şarkıları çizdiler

“Şarkı çizip resim çalan topluluk…”
Bu da ne demek demişsinizdir.
Ben de aynı tepkiyi vermiştim ilk duyduğumda.
Yarın akşam “Beklenen” adını verdikleri yeni albümlerinin lansman konserini yapacak olan YÖKŞ yapıyor bunu.
Şarkıları resmettiriyor.
Söze, müziğe görsellik katıyor.
2015 yılında Avrupa’nın en büyük müzik festivali Sziget’te Türkiye’yi temsil eden YÖKŞ’ün yeni albümündeki 10
şarkı için 10 ayrı
sanatçının yaptığı çizimler ve grafiti sanatçısı Mr. Hure’un özel çalışması, yarınki lansman konserini takiben bir ay boyunca Zorlu PSM Galeri’de sergilenecek.
Ziyaretçiler
çizimlere göz atarken ilgili şarkıyı da dinleyebilecekler.
İlginç, sıra dışı, kışkırtıcı, ufuk açan bir deneyim, kaçırmayın.

Bir düşünün!

Sofranıza gelen, büyük afiyetle, hoş sohbetler eşliğinde, iştahla yediğiniz etlerin arkasında nasıl bir sömürü var?
Doğumdan ölüme, sağına soluna bile dönemeden işkenceyle sofraya gelene kadar hayatta kalan hayvanların en azından yaşam şartlarını iyileştirmek gerekmez mi?
Siz düşünün.
Ve sessiz kalmayın.
Haçiko’yu (www.haciko.org.tr) takipte kalın.

Yazının Orjinali