◊ Alman ekolü oyuncu hiçbir işine, röportajına geç kalmaz dedikleri kadar var. Her yere tam zamanında gidiyorsun. Peki bu şehirde trafik olayını nasıl çözüyorsun?
– Ben araba kullanmıyorum zaten. Deniz yolunu tercih ediyorum çoğunlukla. Bir de metro…
◊ Yurtdışında yaşamaktan gelen bir alışkanlık mı?
– Bilmem. Ama imkanlar da arttı. Mesela bavulum çok ağır değilse, Atatürk Havalimanı’ndan Kazlıçeşme’ye metroyla geçiyor, Marmaray’la Üsküdar’a ulaşıyorum. En rahatı…
◊ Yurtdışıyla kıyaslarsan, buradaki toplu taşıma kullanma alışkanlığı ne durumda?
– Daha gidecek çok yolumuz var ama iyi, fena değil.
◊ Viyana’daydın, yeni geldin. Neler yaptın orada?
– Özen Yula’nın yazdığı “Bakarsın Bulutlar Gider” oyununu oynuyorduk. Oyunu Viyana’da yaşayan Ülkü Akbaba isimli bir tiyatro insanı görmüş ve çok beğenmişti. Almanca’ya çevirip, Viyana’da sahnelemek için projelendirdi. Ben de Avusturya Lisesi mezunuyum. Almanca konuştuğumu öğrenince Alman versiyonunda oynamamı teklif etti. Oyunu hem Almanca hem Türkçe sahneledik. 2,5 ay orada kaldım. Toplam 11 oyun oynadık; altısı Almanca, beşi Türkçe…
◊ Daha önce yapılmış mı böyle bir şey?
– Hayır, Viyana’da bu bir ilk. Prova süresi hayli uzundu.
◊ Rol arkadaşın kimdi?
– Zeynep Buyraç… O da Alman lisesi mezunu. Konservatuvarı Viyana’da okumuş, sonra orada kalmış, evlenmiş, çocukları olmuş. 15 yıldır Avusturya’da yaşıyor.
◊ Konusu ne oyunun?
– Muhafazakâr çevrede geçen bir oyun. Betül Hanım’ın kocası Orhan Bey intihar etmiş. Betül’ü büyük acı içinde görüyoruz perde açıldığında. Sonra zil çalıyor ve Orhan’ın bir arkadaşı, yani benim oynadığım Kaya geliyor. “Kocan intihar etmeden bana bir emanet bıraktı, onu getirdim” diyor. Elinde bir mektup. Betül onu içeri davet ediyor ve olaylar gelişiyor. Sonunda da bir sürpriz çıkıyor.
◊ Aşk hikayesi mi, içinde politik bir şeyler mi var?
– Aşk da var. Aslında bu “öteki”nin, ötekileşmenin oyunu. İnsanların birbirini belli formlara sokup, o formlarda yargılamasıyla, önyargılarla ilgili bir oyun.
◊ Sen önyargılı mısın?
– Olmamaya çalışıyorum. Maalesef hepimiz önyargı tuzağına düşüyoruz zaman zaman.
◊ Sana karşı önyargı var mı?
– Vardır muhakkak.
◊ En çok şikayet ettiğin, rahatsız olduğun ne?
– Bu önyargı mı bilmiyorum ama dizilerde hep bir beyaz yakalı tiplemesi uygun görüyorlar bana… Halbuki tiyatroda bir hububat tüccarını oynuyorum. Tiyatroda gelip görseler, illa belli bir kalıba sokmazlar.

Tarafsız bir Gezi filmi çektik
DİZİLERDE HEP BENZER ROLLERİ OYNAMAK SIKTI
◊ Oyuna tepkiler nasıldı?
– Bu, Viyana’da başörtülü bir kadının sahne aldığı ilk oyundu. Önyargıları kırmak açısından önemliydi. Ne giydiğin seni insan olarak belli kalıplara sokuyor ama herkes aynı şeyleri yaşıyor ve yaşadıkları karşısında aynı şeyleri hissediyor. Aynı şeyler oluyor ama resimler farklı. Tepkilere gelince…
Türkler kendi dillerinde bir oyun görecek olmanın sevinci ile geldi, çok ilgi gösterdiler. Avusturyalı seyircinin enerjisi ise çok ilginç geldi.
Şikayet değil bu tabii ama Türk seyirci bazen seyrediyor, bazen çıkıyor, bazen telefonuyla oynuyor ya da fotoğraf çekiyor. Avusturyalı seyirci tam konsantre izliyor, sanki sahnede oyunun içindeler.
◊ Bunun devamı gelecek mi? Avrupa’nın diğer şehirlerinde olabilir mesela….
– Bakalım. Belki Almanya olabilir. İsviçre’yi de içine alan turne planları var ama daha kesinleşmedi.
◊ Beyaz yakalı şikayetine dönmek istiyorum. Peki nasıl bir karakter canlandırmak istersin?
– İlla oynamak istediğim bir şey yok. En son “Taksim Hold’em” diye bir film çektim. Orada çok farklı bir karakter oynadım. Vizyona ne zaman gireceği belli değil. Festivallere gönderiliyor şu anda. Aslında söylediğim bu şey dizilerle alakalı. Dizilerde yapımcılar çok fazla riske girmek istemiyor.
Kendilerine göre haklı da olabilirler. Ama tabii hep de benzer roller gelince insan sıkılıyor. Bir kalıba sokuluyorsun. Seyirci de bir süre sonra seni öyle zannetmeye başlıyor. Üstelik beyaz yakalı değilim, işadamı değilim.
◊ İyi de işletme okumamış mıydın sen?
– Ekonomi okudum ama ekonomi alanında çalışmak gibi bir niyetim hiç olmadı.
◊ Neden sevmiyorsun?
– Sevmiyor değilim. Ama ben küçük yaşlardan beri ne yapmak istediğimi biliyordum. İlkokuldayken Zeki Alasya, Metin Akpınar taklitleri yapardım. Annem video kasetten CD’ye çektirmiş, geçen gün seyrettim hatta. Hep oyuncu olmak istiyordum yani.
◊ Ailen şimdi nasıl bakıyor oyunculuk yapmana?
– Mutlular.
◊ Gülümsemen çok beğeniliyor. Sen beğeniyor musun?
– Teşekkür ederim. Ne diyeyim, siz beğeniyor musunuz? Gülümsemek güzel.
◊ Beğeniyoruz tabii. Neye gülümsüyorsun en çok?
– Bilmem, güzel bir yemeğe gülümsüyorum mesela.
◊ Bir önceki röportajımızda baba olmak istediğini söylemiştin. Baba olma isteği yıllar geçince arttı mı? Nedir durumlar?
– Valla henüz bir durum olduğu yok (gülüyor)
◊ Canan Ergüder ile berabersin. Ne kadar oldu ilişkiniz başlayalı?
– Bir yıl oluyor.
◊ Her şey yolunda?
– Evet, gayet iyiyiz.

JAPONLARDAN DURMAYI ÖĞRENDİM

◊ Başarı nedir senin için?
– Her ne iş yapıyorsan en iyisini yapmaktır.
◊ “Amerika’ya gidip orada bir sinemada kendimi izlediğim gün tatmin olacağım” demiştin. Avusturya’da Almanca oynayınca o hırs biraz törpülenmiş midir acaba?
– Aslında Japonya’da film çekince de biraz törpülendi. Benim için “Ertuğrul” muhteşem bir projeydi. Tatsız bir dönem geçirdim. 33 yaşındayım, hayatım nereye gidiyor derken bu geldi. Kendimi Japonya’da çekilen, 15 milyon dolarlık bir filmin başrolü olarak buldum.
◊ Batıya aşina biri olarak, Japonya’yı nasıl buldun? Neler öğrendin onların kültüründen?
– Japonlardan durmayı öğrendim.
◊ Nasıl yani?
– Onlar çok sakin insanlar. Ama içlerinde ne olup bittiğini bilemiyorsunuz. Memnuniyetsizliklerini belli etmiyorlar.
Olayları sakinlikle karşılayıp, problemlerini sabırla ve ellerinden gelenin en iyisini yaparak çözmeye çalışıyorlar.

HERKESİN SİNİRİNİ BOZABİLİRİZ

◊ Biraz “Taksim Hold’em” filminden bahsedelim. Bıçak sırtı bir konu pek çok açıdan…
– Önce şunun altını çizmem lazım, bu Gezi Parkı’nı anlatan bir film değil. Olay Gezi Parkı olaylarından bir ay sonra geçiyor. Benim karakterin adı Odun. Çok iyi poker oynuyor ve hayattaki en büyük zevki de poker aslında.
◊ Nerede geçiyor olaylar?
– Film Odun’un evinde, tek mekanda geçiyor. Bir cumartesi günü Odun arkadaşlarını toplamış, poker oynamak istiyor. Ama arkadaşları ve kız arkadaşı dışarı çıkıp gösterilere katılmak istiyor. Felsefe falan okumuş bir adam Odun. “Olanlara şaşırmanıza şaşırıyorum” diyor. “Bu hep böyleydi ve değiştirilecek bir şey yok, ben cumartesi gecesi adam gibi poker oynamak istiyorum” diye diretiyor.
◊ Odun demelerinin nedeni de bu sanırım.
– Evet. Film, toplumun karşısında bireyin sıkışmasını anlatıyor özünde. Türkiye’de de her şeyi toplumsal düzeyde yaşamaya başladık, birey kayboldu neredeyse. Toplumsal olaylar karşısında bireyin yaşadığı sıkışmayı anlatan, hem sosyal eleştiri hem de komedi unsurları içeren bir film diyebilirim “Taksim Hold’em” için.
◊ Hangi tarafta duruyor “Taksim Hold’em”? Ya da bir taraf tutuyor mu?
– Gezici ya da Gezi karşıtı herkes kendinden bir şey bulacak filmde. Herkesin mizahını yapıyor. Tarafı yok. Tarafsız bir Gezi filmi. Herkesin sinirini bozabilir, herkesin hoşuna gidebilir.
◊ Sen nasıl buldun senaryoyu, Kenan Ece olarak?
– Ben çok beğendim. Tarafsız olması çok hoşuma gitti. Çünkü tarafsız olabilmek çok zor
bugünlerde.
◊ Senaryo kime ait, başka kimler var kadroda?
– Michael Önder yazdı ve yönetti, benimle birlikte Berk Hakman, Damla Sönmez, Nezih Cihan Aksoy ve Emre Yetim oynuyor.
◊ Festival turuna nerelerden başlayacaksınız?
– Şimdilik öncelikli olarak Rotterdam ve Berlin konuşuluyor…

Yazının Orjinali

Yorum Bırakın