Tüm dünya
Yeni Zelanda’da deprem sonrası bir çayır adacığında mahsur kalan üç ineğe kilitlendi,
acıdı, kurtulsunlar
diye dualar etti.
İnekler için seferberlik ilan edildi.
Ve sonunda iyi haber geldi, inekler çayır adacığının etrafı kazılarak kurtarıldı.
Her şey iyi güzel, ben de çok sevindim o ineklerin kurtulmasına.
Ama ya diğerleri?
Gözümüzün görmediği, kulağımızın duymadığı, tenimizin hissetmediği, umurumuzda olmamaya devam ediyor.
Üç maymunu oynamaya devam yani.
Et sektöründe acımasız sömürü sürmekte.
O üç inek için seferber olan insanoğlu, sofrasına gelen et için diğer ineklerin, koyunların ne işkenceler çektiğini, bırakın çayır adacığına, çimene bile basmadan mezbahaya gittiklerini görmezden geliyor.
Aslında gerçekten de görmüyor, sofrasındaki lezzetli etin ardındaki işkenceye kafasını çeviriyor.
En ünlü vejetaryenlerden, Paul McCartney’nin eşi Linda McCartney’nin cümlesini hatırlatmak isterim: “Eğer mezbahaların camdan duvarları olsaydı herkes vejetaryen olurdu…”

Nurgül ve Özcan’ın kimyası

Özcan Deniz ve Nurgül Yeşilçay’ı 13 yıl sonra bir araya getiren “İkinci Şans” filmine benden tam not.
“İkinci Şans”, tam da bizim yaşların filmi.
Aşkın, sevginin, ilişkinin değerinin arandığı, anlaşıldığı ama kâh bulunduğu, kâh teğet geçildiği 30’lu, 40’lı yaşlar.
Aklı bir karış havada, gözü ise genç kızlarda olan tipik ve hayli sinir bozucu orta yaş erkeğinin yolunun yaşına, kafasına, tarzına uygun bir kadınla kesişmesini konu alıyor Özcan Deniz’in yazdığı hikaye.
Ve işte gelsin aşk.
Beni filmde en çok kadın tarafının hayatında ne istediğini bilmesi ve yolundan dönmemesi etkiledi.
“İkinci Şans”tan bir ders çıkarmak gerekirse o da şu olur; erkek karşısında kararlı duran, yelkenleri hemen suya indirmeyen, kendini iyi tanıyan, istekleri, mutluluğu konusunda ısrarcı olan kadın kazanıyor.
Daha fazla detay verip filmin tadını kaçırmadan son bir not:
Nurgül ve Özcan’ın birlikte enerjilerini seviyorum ben.
Hani hep bir kimyadan söz edilir ya ikililer arasında.
İşte o kimyanın en alâsı var aralarında.

Ansiklopediye giren Türk

Geçen hafta Kubat’la karşılaşmıştık Contemporary İstanbul’da.
“Al Ömrümü” diye sarıldık, kucaklaştık.
O müthiş şarkıdan beri birbirimize böyle takılıyoruz.
Askerlik arkadaşıyla tanıştırdı.
Bütün kışlayı beraber boyadıkları askerlik arkadaşı Barış Sarıbaş’la.
Ne alâka diyeceksiniz; anlatayım…
Contemporary Piramid’de çalışmalarını sergileyen Barış Sarıbaş, Fransa’nın önemli gazetelerinden Le Monde’un hakkında belgesel yaptığı bir sanatçı.
Dünya çapında pek çok koleksiyonda eserleri var.
İtalya’da geçtiğimiz hafta üzerinde titizlikle çalışılan Percorsi D’Italia 2016 Çağdaş Sanat Ansiklopedisi’nde ilk Türk çağdaş sanatçı olma başarısını gösterdi.
Art Taipei’de sergisi açıldı.
Barış’ı tebrik ediyorum, takipte kalmaya devam.

Yazının Orjinali

Yorum Bırakın