Bu pazar koşuyoruz

Daha önceki maratonlara katılanlarla konuştum; köprüyü yürüyerek ya da koşarak geçmenin unutulmaz bir deneyim olduğunu söylüyorlar.
Uzmanlara göre koşu ritmine eşlik eden tempoda müzik dinlemek, koşu performansını yüzde 15 artırıyor.
Bu koşuda isteyenlere Spotify işbirliğiyle yarı maratona özel hazırlanan müzik listesi de eşlik edecek.
Maraton, parkur ve koşu kategorileri ile ilgili her türlü bilgi ve spotify listesi erişimi VMaraton adlı uygulama üzerinden sağlanabiliyor.
Koşarken bağış yapmak istiyorsanız yine VMaraton üzerinden koşuda yer alan STK’lara tek tıkla bağış yapabiliyorsunuz.
Hayvansever koşucular HAÇİKO’yu unutmasınlar tabii. 13 Kasım günü İstanbullular 38. Vodafone İstanbul Maratonu’nda koşuyor olacak, siz de katılın ve bu müthiş olayın bir parçası olun.

Kürk Mantolu Madonna’daki Cansel Elçin

Hafta başı yakın tarihi en iyi anlatan dizilerden biri olan “Hatırla Sevgili”nin 10. yılıydı.
Twitter’da uzun süre TT listesinde kaldı.
Fanlar delirmiş, ne çok özlemişler, okuyunca anladım.
Cansel Elçin’i özleyen daha fazla ama.
Aklıma Kürk Mantolu Madonna geldi.
Neden diyeceksiniz.
Yıllar önce bu kitabı elime tutuşturup, “Mutlaka okumalısın” diyen Cansel’di.
Şimdi romanın sinema uyarlaması da gündeme gelince Raif Efendi olarak gözümde Cansel belirdi.
Hem batı hem de Anadolu topraklarının etkisini üzerinde taşıyan Raif Efendi’nin masumiyeti, iki kültür arasında kalmışlığı, tam Cansel’lik geldi bana.
Üstelik hem gençliğini hem de yaşlı halini beden diliyle de çok iyi verecektir.
Sevgili Ece Yörenç’in kaleminden muhteşem olacağına inandığım Kürk Mantolu Madonna’da, Cansel Elçin’le birlikte Maria Puder rolü için adı geçen Beren Saat de yer alırsa Hatırla Sevgili’deki muhteşem ikili tekrar bir araya gelmiş olur.

Sevgi Müzikali’nden dersler

Pısırık, karısı tarafından sürekli itilip kakılan kocanın korkunç intikamı.
Sosyetik ama bencil çocuklarına rağmen yine de “sevgi” diye çarpan anne yüreği.
Maddi zorluklara rağmen birbirlerini seven gençler.
Hayatla zorlu mücadelesine devam ederken evinin önündeki kedileri beslemeyi ihmal etmeyen pavyon şarkıcısı.
Geleneklerine bağlı mahalle esnafı, bakkalı, manavı, nayloncusu, kapıcısı, bekçisi.
Mahallenin delisi.
Yani her telden hikaye ve insanın olduğu bir müzikal.
Kandemir Konduk, 1960’lı yıllardan hikayeler anlatan Sevgi Müzikali ile geldi bize.
Sıcacık, nostalji dolu, sonuna kadar Atatürkçü, nükteli siyasi göndermeleri eksik etmeyen, temeline birlik, beraberlik ve sevgiyi alan bir hikaye.
Müjdat Gezen hem yönetmen hem de başrolde.
Oyun boyunca sahnede olan Atatürk büstüyle yaptığı konuşma unutulmazlar arasına girdi bile.
Ona, müthiş kadın Ayşen Gruda eşlik ediyor.
Oyunun bir başka ikilisi Müjdat Gezen Sanat Merkezi öğrencilerinden İlker Ayrık ve şarkıcılıkta olduğu kadar oyunculukta da başarılı olduğunu buradaki performansıyla kanıtlayan Betül Demir.
Mehtap Ar ve İlhan Daner için de ayrı bir parantez açmak lazım, şahaneler.
Gençlerden dikkatimi çeken kapıcının karısı rolündeki Sude Albayrak ve yazının başında bahsettiğim kocasını sürekli ezen dominant kadın rolündeki Pınar Özer oldu.
Oyundaki bu detay gerçek bir olaydan alınmaymış.
Eşini sürekli azarlayan, aşağılayan kadının başına gelenler hakkında ipucu vermeyeyim, siz oyunu izleyin ve kendi hayatınızda ona göre davranın.

Yazının Orjinali

Bakkala görünmemek için arka yoldan giderdim

◊ Ufuk, hızına yetişilmiyor. Dizi, yarışma ve film aynı anda geldi. Bu tempoda hasta olmamayı nasıl başarıyorsun? Kaç saat uyuyorsun?
– En fazla 5 saat. Son 6-7 aydır bayağı yoğun bir tempom var.
◊ Sayalım, neler var şimdi?
– İki sinema filmi var. “Geniş Aile 2: Her Türlü” vizyona girdi. Diğeri Süreç Film’le çektiğimiz “Sen Sağ Ben Selamet”. O da 16 Aralık’ta vizyona girecek. Televizyonda da “Ben Bilmem Eşim Bilir” yarışması ve “Hayat Bazen Tatlıdır” dizisi var.
◊ “Bu sene çok çalışayım” diye dilek mi diledin, ne yaptın?
– Ben aslında işkoliğim. Her sene bir hafta hiçbir şey yapmayayım, TV karşısında ayaklarımı uzatayım istiyorum ama ikinci günden sonra kurtlanıyorum. Başlıyorum evde dolanmaya. Mesela tatile gittiğimizde, Allah affetsin, üçüncü gün güneşten de, denizden de sıkılıyorum. Beden artık o kadar çalışmaya alışmış ki, onun tam tersi bir şey yaptığım zaman beyin “Dur abi, sen bizi böyle alıştırmadın” diyor. Çok şükür işler de geliyor. Ne mutlu.

Bakkala görünmemek için arka yoldan giderdim
◊ Eşin bozulmuyor mu? “Biraz eve vakit ayır” diyordur herhalde…
– O da artık alıştı çok çalışmama.
◊ Eşin evlenince çalışmayı bıraktı. Bir daha döner mi iş hayatına?
– Anadolu Ateşi’nde baş dansçıydı. Turneleri çok zor oluyordu. 10 sene dans ettikten sonra artık kendisi de istemedi ve bıraktı.
◊ Oğlun Eren kaç yaşında oldu?
– Ona göre 9, bize göre 8. O yaşlarda böyle oluyor ya, giderek büyütüyor yaşını. Bir de 10 yaşında cep telefonu alacağız ona.
◊ Daha almadınız mı?
– Olabildiğince ondan uzak tutmaya çalışıyoruz telefonu ve buna benzer şeyleri.
OĞLUM, BABASI KENDİSİNE KALSIN İSTİYOR
◊ İzliyor mu seni televizyonda?
– İzliyor. Küçükken beni televizyonda gördüğü zaman çığlık çığlığa kaçıyordu. “Adam hem burada hem orada nasıl oluyor” diye korkuyordu. Buna alışması uzun zaman aldı. Şimdi pek önemsemiyor. Fazla da izlemiyor. Sevmiyor. Herhalde sokağa çıkınca 15 adımda bir fotoğraf çektirmek istiyorlar ya, ondan.
◊ Sevmiyor mu o seremonileri?
– “Öf, hadi ben çekeyim de bitsin” falan diyor. Ben de ona insanları geri çevirmememiz gerektiğini, babasını sevdiklerini anlayacağı dilde anlatmaya çalışıyorum. Ama o, babası kendisine kalsın istiyor.
◊ Nasıl bir gelecek hayal ediyorsun onun için?
– Mutlaka sanatın bir dalıyla uğraşmasını istiyorum. Sanatla uğraşmak insanı korur, nefes aldırır, empati kurmasını sağlar.
◊ Senin başarının sırrı da empati yeteneğin mi acaba?
– Konservatuvarda Yıldız Kenter Hocam bize “Sokağa çıkın, yoldan geçen insanları izleyin” ya da “Ne izliyorsanız, ne okuyorsanız, sizden sadece oradaki insanların yerine kendinizi koymanızı istiyorum” derdi. Sonra izlediğim her filmde, okuduğum her kitapta “Ben bu adamın yerinde olsaydım” diye düşünmeye başladım. Ailemin içerisinde yaşanan bir olayda kendimi annemin, babamın, kardeşimin yerine koydum. Ve baktım ki hoca bize çok büyük bir anahtar vermiş. Bizim mesleğimiz de bu; bir başkasını oynuyoruz hep…
GEÇEN SENEYE KADAR İKİNCİ ÇOCUĞU İSTİYORDUK
◊ Kardeş istiyor mu Eren?
– İstiyor ama ben 41 yaşındayım, Nazan da 40. Zor… Geçen seneye kadar ciddi düşünüyorduk ama sonra üç kişi kalma konusunda uzlaştık.
◊ ‘Aile’ ne demek senin için?
– Babam “Nasıl bir ev olursa olsun, gecekondu da olabilir malikane de, o dört duvarın içerisi emin olun dışarıdan çok daha sıcak, çok daha güvenli, çok daha samimidir” derdi. Hakikaten de öyle. Biz Almanya’da üç katlı bir apartmanda kuzenlerimiz, teyzelerimiz, amcalarımızla birlikte kalabalık bir aile olarak yaşıyorduk. Hayatımın en güzel anıları, çocukluk anılarımdır mesela. Şimdiki çocuklarda o yok. Okula servisle gidiliyor, servisle geliniyor. Kapıdan alıyorsun, eve sokuyorsun.
◊ Almanya’dan kaç yaşında geldin?
– 12 yaşındaydım.
◊ Neden geldiniz?
– Biz üç kardeşiz. Ortanca kardeşim okula Türkiye’de başlasın diye ailem onu buraya, teyzemlerin yanına gönderdi. Tabii onlar çocuk hasretine, biz de kardeş hasretine dayanamadık. “Hadi gidelim” dendi.

Bakkala görünmemek için arka yoldan giderdim
BU MESLEĞİ SEÇMEME İLKOKULDA YAŞADIĞIM TRAVMA NEDEN OLDU
◊ Türkçeyi ne kadar biliyordun?
– Türkçe biliyordum ama araya bir sürü Almanca kelime serpiştiriyordum. Büyük travma yaşadım o yüzden. Bugün bu mesleği yapmana sebep olan şeydir Türkçemin yetersizliği. Akranlarımla sosyal hayatta adaptasyon problemi yaşamaya başladım. Onlarla anlaşamıyordum, dışlıyorlardı. Bir anda çok içine kapanık bir çocuk olmaya başladım.
◊ Ne yaptı ailen?
– Samsun Belediye Konservatuvarı’nın genel sanat yönetmeni akrabamızdı. Büyüklerimiz konuşmuş, o da “Misafir öğrenci olarak gelsin” demiş. 13-14 yaşındaydım, gittim. Sonra sahneye çıkmaya başladım. Orada alkışı duydum. Çok hoşuma gitti. Kendimi bir anda güçlü hissetmeye başladım. İçine kapanıklığı, özgüven eksikliğini orada giderdim.
◊ Mesleğindeki kırılma noktası nedir?
– Kariyerimdeki asıl kırılma noktası tabii ki “Geniş Aile”. Aslında 13 bölüm için anlaşmıştık. Çünkü BKM’nin “Benim Annem Bir Melek” dizisinde oynuyordum. O dizi sezon arası verince Necati Abi’ye (Akpınar) telefon açtım “Yaz dizisi var” diye. “Tamam” dedi. İlk başladığımda benim dizide iki repliğim vardı. Arta arta yüzde 70 oldu.
◊ Ve dizi tuttu…
– “Geniş Aile” tsunami! Reytingler çok iyi. Ama bir yandan yeni sezon geldi, “Benim Annem Bir Melek” başlayacak. Necati Abi’yi aradım, “Abi ne yapacağım?” diye sordum. “Oğlum bu dünya kupası gibidir, dört yılda bir gelir, herkese de gelmez. Sen ‘Geniş Aile’de devam et” dedi. Başkası olsa adım kadar eminim “Sözleşmem var” der, keser atardı. O yapmadı, destek oldu.
◊ Dizi neden tuttu sence?
– Oradaki o karikatür dili büyük ses getirdi. Sokaktaki insanlar dizideki gibi konuşmaya başladı. Bir de 108 bölüm boyunca hiçbir espriyi tekrarlamadı senaristlerimiz.
◊ Senin hayatında ne değiştirdi?
– Hayat standardımı değiştirdi.
◊ Süründün mü bu işte bir yerlere gelene kadar?
– Tabii canım. Evliliğimin ilk yıllarında maddi olarak zorlandım. Bizim sektörü bilirsin bir iş biter, belki diğer iş bir sene sonra gelir. Bir de tanınmıyorsan, ünlü değilsen aylarca beklersin. Ben de çok zorluklar yaşadım zamanında. Bakkala görünmemek için arka yoldan gittiğim oldu. Hatta Allah affetsin bir gün sete gitmek için halk otobüsüne şimdiki parayla 25 kuruş eksik verip geçmiştim. Çok yürüyerek gittim mesela. Ama ayakta durduk.
HER ZAMAN DUAMI DÜRÜST DİLERİM
◊ Ayakta kalmanı neye bağlıyorsun? Neyi doğru yaptın sence?
– Duamı dürüst dilerim her zaman. “Önemli olan yere düşmek değil, bir kez daha ayağa kalkmaktır” demişler. Böyle lafları severim. Farkındaysan gece en karanlık olduktan sonra gün doğar. Önce en karanlık olur, sonra gün olmaya başlar. Sabretmek, dua etmek lazım. Şans da çok önemli.

Setteki ismim Jeneratör Ufuk

◊ “Geniş Aile”deki o bıçkın delikanlıdan ne kadarı var sende?
– Özel hayatımda çok sakinim. Sektördeki arkadaşlarım da bu duruma şaşırır. Hatta yeni bir işe başladığımızda benden negatif elektrik alırlar. Kendi halimde olduğumdan burnu büyük gibi de görürler. Oysa kusur etmem saygıda. Sette ismim ‘de Jeneratör Ufuk’tur. Çünkü sete ilk jeneratör gelir. Ben vaktinden de önce gelirim.
◊ Alman disiplini…
– Çok disiplinliyimdir. Asla ezbersiz hareket etmem. İlk başlarda insanlar beni yanlış tanırlar haklı olarak. Ben de olsam bana ukala derim. Ama sonra sahnede gördükleri zaman “Bu adam herhalde ruh hastası. 5 dakika içerisinde nasıl böyle olabilir” diyorlardır eminim. Yarışmada da öyle. “Ben Bilmem Eşim Bilir” inanılmaz bir adrenalin, inanılmaz bir heyecan. Ama her oyun arası dinlendiğiniz bir yer var mesela, oradayken kapatıyorum kendimi. İlk başta uyuz olanlar da vardı hakikaten. Sonrasında beni tanıdılar, kalbimi tanıdılar, ben kendimi anlattım, o yüzden şimdi sıkıntı yok.

Bakkala görünmemek için arka yoldan giderdim

İLK FİLMDEN DAHA KOMİK

◊ “Geniş Aile 2: Her Türlü” adı nereden geliyor?
– Bizim dizinin dillere pelesenk olan kalıplaşmış lafları vardı. Mesela Cevahir’in “Yapıştır” lafı vardı. Bülent Çolak’ın oynadığı Ulvi karakterinin de “Her türlü” lafı meşhurdu. İlk filmin adı “Geniş Aile: Yapıştır”dı. İkinci filmde de “Her Türlü”yü kullandık. Üçüncü filmde de belki Fırat’ın (Tanış) bir lafını kullanırız.0
0
◊ Hikayesi nedir bu yeni filmin?
– Biz bu kez bir kumar hadisesine karışıyoruz. Büyük bir borca giriyoruz ve bu borcun üç gün içerisinde ödenmesini isteyen mafyöz bir abi var. O abi Zekai’nin sevdiceği Pırıl’ı alıkoyuyor. Biz de bu borcu ödemek için Zekai’nin bulduğu rulet hilesini yapmak üzere Kıbrıs’a gidiyoruz. Başımıza inanılmaz şeyler geliyor. “Ocean’s Eleven”dan tut da “Hangover”a kadar gidiyor hikaye. Ciddi anlamda aksiyon var filmde. Bir gün sabahın köründe denizde muzun üzerine çıktık beş kişi ve güneşin son damlasına kadar kaldık. Temmuz sıcağında elimiz koptu. Bir de Gyrocopter’e bindik, havalandık.
◊ Üstelik senin yükseklik korkun varmış…
– Evet. Aslında biraz da klostrofobim var. O bindiğimiz şey küçücük.
Ve ona binip sabahtan akşama kadar ‘in-kalk’ yaptık. İnanılmazdı. Yağlı güreş de var filmde bu arada. İlk filmden daha iyi, daha komik oldu bence.

İLİŞKİLERDE EN BÜYÜK PROBLEM BİRLİKTE VAKİT GEÇİRMEMEK

◊ Yarışma teklifi ilk geldiğinde ne hissettin? Başka bir sunucuyla tutmuş bir formatı sunmak konusunda tereddüdün oldu mu?
– Olmadı. Çünkü şimdi yeni bir format var; “Ben Bilmem Eşim Bilir Evi”. O evden çıkan dört yarışmacı, finalde benim sunduğum yarışmada yarışıyor, kazanana araba veriyorum.
◊ Bu yarışmadan sonra erkekler ve kadınlar hakkındaki düşüncelerinde neler değişti?
– Ben evliliklerde en büyük problemin birlikte kaliteli vakit geçirememekten kaynaklandığını öğrendim. Ben de evliyim, 11’inci yılım. Yeri geliyor bazen eşim Nazan’la iki gün görüşemeyebiliyoruz iş yoğunluğundan. Sonra başka insanlara bakıyorum; kadın da erkek de çalışıyor, trafik, çocuklar, ödevler, yemek derken görüşemiyorlar. O yüzden yarışmacılara “Ben Bilmem Eşim Bilir evine girince ne değişti?” diye soruyorum. Bu evde hiç olmadıkları kadar birlikte vakit geçiriyorlar çünkü. Cep telefonları da ellerinden alınıyor. Adam 30-40 yıldır evli ve diyor ki; “Ben karımı şimdi tanıdım.” Çok şey gördüm. Bu kadar vakit geçirdikten sonra eşine tekrar âşık olan ya da ayrılma noktasına gelenler de oldu.

Yazının Orjinali

İlk uçuşa 2 aylık ön çalışma

Bir sürü bilinmez vardır.
Heyecan yapar insanda.
THY uçağı yepyeni bir rotayla, yepyeni bir havaalanına ilk kez inecekti.
7 saat 50 dakikalık bu yolculukta iyi uçuşlar dilemek üzere yanımıza gelen kaptan pilot Ergin Akgül’e sordum hemen; “İlk uçuş, ilk iniş, nasıl hazırlandınız, heyecanlı mısınız?”
İki aydır simülatörlerle bu uçuş üzerinde çalıştıklarını, yani aslında iki aydır bu yolu gidip gelmekte, test etmekte olduklarını söyledi.
Kaymak gibi bir uçuş oldu Seyşeller’e ve yumuşacık bir iniş.
Darısı başınıza diyorum, çünkü 8 saate yakın uçtuğunuzu anlamadığınız bir rota Seyşeller.
Diğer uzun uçuşlardaki gibi varılan yerle saat farkı olmadığından (Seyşeller, Türkiye’den sadece bir saat ileri) uçuşun yorgunluğu, etkisi hissedilmiyor bile.
Akşam bindiğiniz uçakta uyuyup sabah, müthiş iklimi olan tropikal bir adada güne başlıyorsunuz.
THY bu rotaya haftada üç kez karşılıklı uçacak.
Ve 88 uluslararası noktaya bağlantı sağlayacak.
Seyşeller’e vize olmadığını da hatırlatmış olayım.
NOT: İyi güzel de bu Seyşeller uçuşlarının fiyatı ne diyecekler için; açılışa özel tüm vergiler dahil İstanbul-Mahe uçuşu gidiş dönüş 599 Amerikan doları…

Küba’ya direkt uçuş başlıyor

Dünyada adetmiş, ilk uçuşu yapan havayolları, inişte bir su takının altından geçermiş.
Bizim uçak da su takının altından geçti inişte.
Alkışlar eşliğinde.
Yerde bizi bekleyen dans grubu, ardından THY Pazarlama ve Satış Genel Müdür Yardımcısı Ahmet Olmuştur ile Seyşeller Kültür ve Turizm Bakanı Alain St Ange basın toplantısı.
Seyşeller, THY’nin uçtuğu 117’nci ülke oldu.
Böylece dünyada en fazla noktaya uçan havayolu olarak rotalarına bir yenisini daha ekledi.
Bitti mi? Hayır.
THY Basın Müşaviri Yahya Üstün müjdeyi verdi; 12 Aralık’ta THY Küba direkt uçuşlarına başlıyor.
Yerlerinizi şimdiden ayırtın derim.

Bakanlar karşıladı

THY Seyşeller kafilesinde, havacılık sektörünün duayeni Uğur Cebeci de vardı.
Onunla yolculuk edince uçaklar, uçuşlar hakkında derya deniz bilgi ediniyor insan.
Bazı insanların yemeklere hayran olup THY bağımlısı haline geldiğini…
THY’nin yabancı yolcuların transit uçuşlar için en fazla kullandığı havayolu olduğunu…
Sadece İstanbul dış hatlardaki ödüllü CIP salonu için bile THY diyen birçok yabancı yolcu olduğunu öğrendim.
Seyşeller’e ilk uçuşta bakanlar tarafından ağırlanmamız ve üst düzey ilgi, THY’nin yurtdışındaki itibar ve marka değerinin ne kadar iyi olduğunun göstergesiydi zaten.
Hep birlikte gururlandık…
Tüm hayvanseverlerin merak ettiği, fazla yiyecekler barınaklara verilemez mi sorusuna ise sonunda net bir cevap aldım.
Uçaklara yüklenen yiyecekler şoklanıp yüklendiği için kısa sürede sağlığa zararlı hale geliyormuş, yani tek kullanımlıkmış. Hayvanlara zarar verebilir, hatta zehirli bile olabilirmiş.
Ne diyelim, sağlık olsun.

En pahalı balayı!

Nikah… Balayı…
Tropikal adalarda akla ilk gelen evlilik ve balayı oluyor.
Bu adalar gerçekten de buram buram aşk kokmakta.
Adanın en pahalı oteli olan Four Seasons’daki aşk ne kadar diye merak edince dudaklar uçukluyor o ayrı tabii.
Four Seasons’ı karış karış gezdik ve fiyatlarla ilgili bilgi aldık.
Balayı süitinin gecelik fiyatı 2 bin euro’yu buluyor.
Sevgilime kurban olsun deyip, 5 odalı iki havuzlu villa kiralayan biri ise gecelik 19 bin euro’yu gözden çıkarmak zorunda.
Şaka gibi ama gerçek!
Bana makul fiyatlarla gel derseniz, düşük sezonda bile Four Seasons’da en düşük oda gecelik 900 euro.
Ama Seyşeller’de balayı için çok daha uygun fiyata güzel yerler de var tabii.
Ben olsam kuş çeşitliliği ile ünlü Bird Island’dan çıkmazdım mesela.
Ya da odalara sadece bisikletle ulaşım sağlanan özel adaları tercih ederdim. Seyşeller’de seçenek çok anlayacağınız.
Yeter ki evlenmeye ve balayına çıkmaya karar verin.

Yazının Orjinali

Sert babalardan rica

Yılmaz Erdoğan suretinde çıktı karşımıza.
Bu kadarı da olmaz dedirtti.
Sinir etti, kızlarına ve eşine davranışlarıyla öfkelendirdi hepimizi.
Dışarıdan bakınca bütün babalar serttir aslında.
Öyle olmaları gerekir diye düşünülür.
Bir otorite lazımdır her eve. Anne arabulucu, sır tutucu, zaman bükücüdür.
Baba “hayır”sa, anne “evet”tir.
Bir baba sert
olabilir, toplumsal
baskı sonucu oluşan
baba rolü
gereği bunu oynayabilir de.
Ama sert baba da bir yere kadar.
Sert babalar, lütfen sertliğinize bir noktada “dur” deyin.
Erkek çocuklarınızın iş hayatına, kızlarınızın ise özel hayatlarına, kiminle evleneceklerine o kadar da karışmayın.
“Bu ekşi elma ağacı sözümü dinlemedi” deyip baltayı vuran
Reis Efendi gibi “İlle de benim dediğim olacak, yoksa var etmem, yok ederim” deyip çocuklarınızın hayatlarını karartmayın.

Aktarmasız Seyşeller

Siz bu satırları okurken, ben Türk Hava Yolları’nın ilk direkt uçuşuyla Seyşeller’e uçmuş olacağım.
Ada tatili konusunda bugüne dek Dubai aktarması avantajıyla hep Maldivler’i tercih eden biri olarak bu ilk Seyşeller deneyimim.
Seyşeller, yeni başlatılan ve haftada üç kez yapılacak olan
bu direkt uçuşlar sayesinde pek çok tatilcinin tercih sıralamasında ilklere yerleşecek gibi duruyor.
Vize yok, uçuş direkt (7 saat 45 dakika sürüyor), hava her daim mis, cam şeffaflığında azur mavisi denizi dillere destan, deniz altındaki ve yağmur ormanlarındaki hayvan çeşitliliği heyecan verici…
THY’nin bu ilk uçuşlarında yer bulmak zor, buradan anlayın yoğun ilgiyi.
Seyşeller’le, Hint Okyanusu’nda 115 granit ve mercan adasından oluşan bu doğa harikası yerle ilgili yazım perşembe burada olacak.

Şarkıları çizdiler

“Şarkı çizip resim çalan topluluk…”
Bu da ne demek demişsinizdir.
Ben de aynı tepkiyi vermiştim ilk duyduğumda.
Yarın akşam “Beklenen” adını verdikleri yeni albümlerinin lansman konserini yapacak olan YÖKŞ yapıyor bunu.
Şarkıları resmettiriyor.
Söze, müziğe görsellik katıyor.
2015 yılında Avrupa’nın en büyük müzik festivali Sziget’te Türkiye’yi temsil eden YÖKŞ’ün yeni albümündeki 10
şarkı için 10 ayrı
sanatçının yaptığı çizimler ve grafiti sanatçısı Mr. Hure’un özel çalışması, yarınki lansman konserini takiben bir ay boyunca Zorlu PSM Galeri’de sergilenecek.
Ziyaretçiler
çizimlere göz atarken ilgili şarkıyı da dinleyebilecekler.
İlginç, sıra dışı, kışkırtıcı, ufuk açan bir deneyim, kaçırmayın.

Bir düşünün!

Sofranıza gelen, büyük afiyetle, hoş sohbetler eşliğinde, iştahla yediğiniz etlerin arkasında nasıl bir sömürü var?
Doğumdan ölüme, sağına soluna bile dönemeden işkenceyle sofraya gelene kadar hayatta kalan hayvanların en azından yaşam şartlarını iyileştirmek gerekmez mi?
Siz düşünün.
Ve sessiz kalmayın.
Haçiko’yu (www.haciko.org.tr) takipte kalın.

Yazının Orjinali

Bülent Ersoy sözünü tuttu

Bir kötü, bir iyi haberle.
Sibel Can’ın kürk ile poz verip “Hayvanseverleri denedim” açıklamasının ardından bizim yakadan beklenen tepkiler geldi.
Hayvanseverler eleştirdiler, ayıpladılar, yakıştıramadılar.
Ama bunun karşılığında bir özür ya da geri adım görmedik Sibel Can’dan.
Diğer yanda ise sevindirici haberi geçen sene sıcak tartışmalar yaşadığımız Bülent Ersoy’dan aldık.
Sibel Can’ın yanlış çıkışından sonra Bülent Ersoy’un “Söz verdim, kürk giymeyeceğim” demeci ilaç gibi geldi aslında.
Kürk alışverişine çıkmaya hazırlanan paralı (!) hanımefendilerin en azından bir kısmını durdurmuştur bu açıklama.
Bülent Ersoy, mert çıktı, sözünü tuttu.
Geçen yıl savaşmıştık, şimdi sevişiyoruz.
Kendisine teşekkür ediyorum.

Kalmadı!

Mustafa Sandal’ın “Kalmadı” adlı şarkısının nefis bir rock versiyonu geliyor.
Öyle ki Mustafa bile “konserlerde ben de bu versiyonu mu söylesem” demiş dinlediğinde.
Şarkıyı yeniden yorumlayan isim aynı zamanda Tarkan’ın kuzeni olan Cenk Tevet.
Cenk şu aralar daha çok Kanal D’deki “Bodrum Masalı”na verdiği “Portakal” şarkısıyla tanınıyor.
Ve tabii Ortaköy Akustikhane’deki sahne performansıyla.
Bu cumartesi, 29 Ekim’de Akustikhane’de Cenk Tevet ile birlikte sahne alacağız.
Cumhuriyet Bayramı’na yakışır bir repertuvar ve enerjiyle geçeceğine inandığım konserde, rock alt yapılı Tarkan şarkıları “Öp” ve “Ölürüm Sana” benden gelecek.
“Kalmadı” ise canlı canlı Cenk’ten.

Büyükler Kidzania’da

İçinizdeki çocuğu yaşatın derler ya.
Akasya AVM’deki Çocuklar Ülkesi Kidzania, geçen gün bunu başardı.
Normalde çocukların girdiği o büyülü dünyanın kapıları, akşam saatlerinde bu kez yetişkinler için açıldı.
Ben yurtdışında olduğum için katılamadım bu özel geceye.
Ama katılanlar öyle bir anlattı ki, Kidzania’dan bu gecenin tekrarını rica ediyorum.
Hayat çok zor, iş hayatı yorucu, trafik berbat.
Büyümek sancılı.
Bizim de oynamaya, eğlenmeye çocuklar kadar ihtiyacımız oluyor. Haksız mıyım?
NOT: Kidzania bizim için yeni bir oyun tarihi belirlerse buradan seve seve duyururum.

Frankfurt’ta festival

Bu yıl 16’ncısı yapılan Frankfurt Türk Filmleri Festivali bu hafta sonu başlıyor.
Altın Elma ödüllerinin 4 Kasım’da sahiplerini bulacağı festival, 30 Ekim’de BKM yapımı “Annemin Yarası”nın gösterimiyle açılacak.
50’den fazla filmin gösterileceği festivalin bu yılki teması Emek Dünyası.
Ve tabii bir de Yüksel Aksu ve Mehmet Arif Özserin’in “Sinema ve Siyaset” başlıklı paneli var.
Kaçmaz.

Yazının Orjinali

Hiç kutsal baba görmedim

Kaan susuyor, kadınlar konuşuyor.
Kıvılcım’ın “Biz Kaan’la evleniyoruz” demesinin ardından Seçkin’den “Kaan bana söz verdi, Kıvılcım’la evlenmeyecek” salvosu geldi.
Evlenecek, evlenmeyecek, evlenecek, evlenmeyecek…
Ne saçma bir muhabbet.
Giden gitmiş, giden evlense ne olur evlenmese ne olur.
Kiminle sevgili olursa olsun, kiminle evlenirse evlensin Seçkin’e ne Allah aşkına…
Seçkin mi yönetecek eski kocasının hayatını?
Bence Kaan’ı artık sadece çocuklarının babası olarak görmeli, yine çocuklarını düşünerek ona mutluluk ve düzgün bir hayat dilemeli.
Başka bir şeye de karışmamalı, komik oluyor çünkü.
Ve gerçekten kendi yolunu çizmeli.
Güzel bir kadın.
Ben onun yerinde olsam, bu muhabbetlerden hemen çıkar, işime gücüme geri döner, yarıda kestiğim kariyerime dört elle sarılır, bazen çocuklarımla, bazen yalnız gezer tozar ve bir an önce kendime yeni bir hayat kurardım.
Yeni hayatıma da ne kutsal anne, ne dul kadın dayatmalarının ne de etrafın yön vermesine izin verirdim.
Not: Kıssadan hisse.
Seçkin’in en büyük hatası evlendi, çocuk yaptı diye kendini evlilik hayatına adamasıydı. Kadınlar, ne olur evlendiniz, zengin ya da ünlü birinden çocuk yaptınız diye işi gücü bırakıp çocukların kutsal annesi rolüne geçmeyin. Hiç baba oldum diye evde oturan erkek var mı? Akıllı olun, kariyerinizi bir erkeğe güvenerek yerle bir etmeyin.

Vejetaryen mutfağı

Bizim buralarda vejetaryensen, zamanının çoğu dışarıda geçiyorsa, hele bir de yemekleri de dışarıda yiyorsan vay haline!
Herkes yerken, sen bakarsın.
Salataya, makarnaya talim edersin.
Zaten zar zor yoluna koyduğun beslenme düzenin allak bullak olur.
Vejetaryen restoranı desen bulamazsın.
Var, çok iyileri var, ama çoğu Taksim, Beyoğlu, Sultanahmet, Karaköy hattında.
Etiler, Levent, İstinye, Acıbadem’deki büyük AVM’lerin restoranları maalesef pek bir etobur.
Yurtdışında fast food zincirlerinde bile satılan vejetaryen menüler aynı zincirin Türkiye şubelerinde yok.
Bizi yok sayıyorlar yani. Oysa yurtdışında ne çok vejetaryen mutfağı var.
Önce Londra, sonra da Amsterdam’da denedim bu mutfakları.
Humustan fasulyeli tortillaya, marine edilmiş tofuya, falafele, ıspanaklı kişten finalde vişneli soya yoğurtlu tatlıya muhteşem finaller yaptım.
Özellikle Amsterdam’daki De Bolhoed’i ısrarla tavsiye ediyorum. Et yiyenler de uğramalı bence.
Her şey öyle lezzetli ki bir anda vejetaryen olup çıkabilirsiniz.

Beni köpekler değil insanlar ısırır

Köpek kelimesini hakaret olarak kullananlar, sizin asla böyle sadık, böyle içten, böyle samimi, böyle güzel kalpli bir dostunuz olmayacak!”
“İlk görüşte aşka inanıyor muyum? Evet, gördüğüm her köpeğe anında aşık oluyorum.”
“Bir köpek dünyada kendinden daha çok sizi seven tek şeydir.”
Ve finali Amsterdam’da Nieuwe Kerk’te gezdiğim 90 Years Ms Monroe sergisinde (1 Ekim’de açılan sergi 5 Şubat 2017’ye kadar gezilebilir) bir kez daha hayran olduğum, yaşasaydı 90’ıncı yaşını kutlayacak olan Marilyn Monroe’nun o güzel sözleriyle yapayım: “Beni köpekler asla ısırmaz, sadece insanlar ısırır.”

Mont sahte kürk gerçek!

Hafta sonu Amsterdam’daydım.
Merkezdeki alışveriş caddesinde yabancıların işlettiği o kocaman dükkanlardan birine girdim.
Bizim Kapalıçarşı, Mahmutpaşa modeli, pahalı markaların taklitlerini yapmışlar.
Yani sahtelerini. Bazı montların yakaları kürklü. Hem de gerçek kürk.
Her şeyin sahte, kürkün nasıl gerçek oluyor be adam!
Onları nereden alıyorsun?
Cinayetler hangi kirli arka bahçelerde, mahzenlerde işleniyor?
Avrupa bu kaçakçılığa, üçkağıda nasıl göz yumuyor!

Yazının Orjinali

Ayrılık sarkısını Yagmur’a yazdım

◊ Hayranlarının karşısına bir anda hem yeni bir şarkı hem de “Üç Adam”la çıktın. Önce şarkı ve klipten söz edelim. “Bulutlara Esir Olduk” şarkın ne anlatıyor?

– Şarkıda hayatın sırrını vermedim tabii. Ama içten yazılmış bir ayrılık şarkısı.
◊ “Bulutlara esir olduk” diyerek ne anlatmak istedin?
– Bir güneşli gün göremedik demek istedim.
◊ Herkes şarkının Yağmur’a (Tanrısevsin) yazıldığını düşünüyor.
– Ona yazılmıştır.
◊ E siz ayrılmadınız ki hiç…
– İlla öyle bir şey olmak zorunda değil. Aşk şarkısı bu. Aşkın içinde her şey var. Ayrılmak da barışmak da…
◊ Durup dururken kıza ayrılık şarkısı mı yazdın!
– (Gülüyor) Evet, her şey yolunda giderken, gittim ayrılık şarkısı yazdım. Bir gün eve geldim, içimden hakikaten onlar geçti, yazdım. Kime yazacağım ondan başka?
◊ Başkasının şarkısını söyler misin?
– Bilmem. Söylemem herhalde. Yani yapabiliyorken yapayım kendime.
◊ Nobel edebiyat ödülü Bob Dylan’a gitti. Artık şarkı sözü yazarları da Nobel alabiliyor yani. Sen alır mısın ilerde?
– (Gülüyor) Ucundan, kıtır yerinden küçücük kırıp verseler olur. Bob Dylan adına sevindim. Artık ona edebiyatçı gözüyle bakmak lazım. Bence o şarkı da yazabilen bir edebiyatçı. Ben gayet yakıştırdım.
◊ Müziğe verdiğin üç yıllık arada şirket de değiştirdin. DMC’ye geçişin nasıl oldu?
– Hiç kötü bir şey yaşamadan, tatlı tatlı şirket değiştirdim, bu single’ı da DMC ile yaptık. Mutlu olursak albümü de aynı adreste yaparım. DMC’nin NetD gibi dünya çapında bir gücü olduğu için o gücü de denemek istiyorum aslında.

Ayrılık sarkısını Yagmur’a yazdım
ŞARKI BİTTİKTEN SONRA AĞLADIM
◊ Nasıl görüyorsun müzik dünyasının durumunu? Moralinin bozulduğu oluyor mu?
– Evet. Ben de panikliyorum arada. Ama Türk pop müziğinin çok güzel bir yerde olduğunu düşünüyorum. 90’larda yapılan müziği dinlerken insanlar “Bu ne ya, Türk popu ne hale geldi” diyordu. Şimdi bütün mekanlar sabahlara kadar 90’lar şarkıları çalıyor.
O etkinin belki de iki katının bu dönem için olacağını düşünüyorum.
Çünkü üretim had safhada.
Sosyal medya da bunu destekliyor.
◊ Sen nerede, nasıl yapıyorsun şarkılarını? Gecesi, gündüzü var mı bu işin?
– Gece şarkı yaparım ben. İçime kapanırım. Kimse evde, yanımda olsun istemem. Ne televizyon açıktır ne bir şey.
◊ Eski usul kağıda mı yazıyorsun, yoksa klavyeyle ekrana mı?
– Kağıda yazıyorum. Word’de beceremiyorum.
◊ “Bulutlara Esir Olduk”u yazarken duyguların nasıldı?
– Demek ki hafif duygusal bir akşamdaymışım. Kapandım, yine evde kimse yoktu. Nakaratı direkt aklıma düştü. Şarkı bittikten sonra ağladım. Muhtemelen o gecenin duygusallığından.
◊ İlk kim dinledi?
– Eser (Yenenler) ve İbo (İbrahim Büyükak).
◊ Eskiden aynı evde yaşıyordunuz. Ayrıldıktan sonra bir kopma olmadı mı?
– Aslında çok daha dengeli bir yere oturttuk hayatlarımızı. Öğrencilik zamanında birlikte olmak kendini daha da güçlü hissettiriyor ama artık yaşımız geldi 30’lara. İş falan zaten sürekli bir aradayız ama hepimizin günün sonunda evine gidip kafa dinlemeye ihtiyacı oluyor.
ÜÇ ADAM OLARAK HİÇ KAVGA ETMEDİK
◊ İkili olmak zor. Üçlü olmak iyice zor olmalı. Kavga ediyor musunuz arada?
– Hiç etmedik. Herhalde sebebi içimizdekileri hemen söylememiz. Bir de hakikaten birbirimizin aklına çok güveniyoruz. Birbirimize kefiliz. Karşımızdaki bir şey söylediğinde niye böyle dedi diye düşünmüyoruz. Vardır bir bildiği diyoruz.
◊ Eser desem ne dersin?
– Eser, çok aklıselim, sakin bir adam. Asla ani karar vermez. Herkesin sinirleneceği şeyde bile bir durur, iki derin nefes alır. O yüzden moderatörümüz o.
◊ İbrahim?
– Hiperaktif bir kişilik. Gerçekten enerjisine yetişemiyoruz. Şimdi bir de kilo verdi, iyice hareketlendi. Durduramıyoruz.
◊ Instagram’da bir videonuzu gördüm. İbrahim de şarkı söylemiş. Eser söyleyemiyor mu?
– Söyler, çok da sever. Ama sakatlandı, fıtık oldu. 15 gündür fizik tedavi görüyor.
◊ Eser’in solist, senin back vokal olduğun bir grup varmış. Gerçek mi?
– Gerçek. Lisede öyle bir grubumuz vardı. Adı da Kavırma. Tam lise grubu adı. İsim kötü, grup kötü, kötü çalıyoruz, kötü söylüyoruz. Ben hem arkada Eser’in açıklarını kapatıyorum hem gitar çalmaya çalışıyorum. Zaten dağıldı grup.
İSTERSEN TARKAN OL O DİPLOMA GELECEK
◊ Çocukken de şarkıcı olma hayalin var mıydı?
– Olmaz mı… 7 yaşında gitar dersi almaya başladım. Bursa Devlet Konservatuvarı hocalarından şan eğitimleri, keman dersleri. Ailem çok teşvik etti.
◊ Ne güzel… Nasıl bir aile seninki?
– Ben Erzincan’da doğup büyüdüm. 92 depreminden sonra Bursa’ya geldik. Annem babam da şarkı türkü söylemeye bayılır. Sesleri güzeldir. İçlerinde kalmış. Bende de böyle şarkı türkü hevesi olunca hadi gittiği yere kadar git bakalım oldu.
◊ Sen aslında ilk müzikle başladın?
– Aynen. Ben İstanbul’a “Allah’ım ne olur müzisyen olayım” diye dua ederek geldim.
◊ İstanbul’a geliş hikayenden de bahsetsene biraz…
– Biz Eser’le aynı lisedeydik. O bir yaş büyük olduğu için benden bir sene önce Marmara Üniversitesi’ne attı kendini. Aslında hepimiz için okul bahaneydi, hedef İstanbul’du. O nasıl tiyatro yaparım diyor, ben nasıl müzik yaparım diyorum. Ama ben İstanbul’u değil İzmir’i kazandım. Bir senemi orada yaktım. Sonra baktım olmayacak, “İstanbul’a gideceğim” dedim. Annem öğretmen, diploma getirmesem öldürür beni. Zaten “İstersen Tarkan ol, o diploma gelecek” dedi. İstanbul’a geldim, Eser’in yanına taşındım. Hem sınava hazırlandım hem Taksim’deki mekanlarda şarkı söyledim. Sonunda hem İstanbul Üniversitesi’ni kazandım, hem şarkıcılıktan para kazanmaya başladım.

Ayrılık sarkısını Yagmur’a yazdım
DEPREMLE İLGİLİ TRAVMALARIM VAR
◊ Erzincan diye bir türkü yaptın…
– Evet, ilk albümde var. Ben oradan 92 depreminden sonra ayrıldım. Tatsız anılarım oldu. Oraya da vefa borcum var diye biraz çabaladım.
◊ Depremde orada mıydın?
– Oradaydım. Çocukluğumun geçtiği sokak bir gecede yok oldu. Hani “Piyanist” filminde bir sahne var ya, adam duvarın arkasına bir geçiyor şehrin yarısı yok. Onun benzerini yaşadım.
◊ Bu aralar da çok deprem oluyor.
– Evet. 99 depreminde de Bursa’daydım. Onu da kıyısından köşesinden yaşadım.
◊ Var mı deprem çantan?
– Annemlerin yatağının başında hâlâ pet şişe su ve düdük var. Bende yok ama…

KAZANDIĞIMI HARCIYORUM

◊ Aşk mı, para mı?
– Valla ikisi de.
◊ Nasıl değerlendiriyorsun kazandığın parayı?
– Kötü değerlendiriyorum. Bizi kim görse “Akarken doldur” diyor. Şu zamana kadar hiçbir şey dolduramadım. Eser’le İbo da öyle. Tamam kazanıyoruz çok şükür de bir tane ev alacağız diye yaşamayalım mı, kapanıp oturalım mı?
◊ Neye para harcıyorsun en çok?
– Güzel yemek, gezmek, alışveriş. Ciddi ciddi alışveriş seviyorum ben ya. Güzel bir şey görünce alayım, kendimi iyi hissedeyim. Hoşuma gidiyor öyle şeyler.
◊ O zaman Yağmur alışveriş yaparken rahatsın…
– Hiç sıkıntı yok. Onunla gider ben de gezerim, beklerim, poşet taşırım.
◊ İbo mu, Eser mi?
– Annen mi, baban mı gibi… Çok zor soru. İkisiyle de çok başka bir dünyam var.
◊ Ne zaman evleniyorsun?
– Daha çok var.

BİR KARIŞ BOYUMLA MURAT’LA DÜET YAPAMAM

◊ Oyuncu, şovmen, şarkıcı… Hangisisin?
– Bilmiyorum, hepsinden birazım galiba.
◊ Seç deseler hangisini seçersin?
– Müzik biraz daha vazgeçilmez bir yere doğru gidiyor. Yaptıkça daha çok keyif alıyorum.
◊ Kimlere şarkı verdin bu zamana kadar?
– Ferhat Göçer, Gülben Ergen, Murat Dalkılıç… Murat Boz’un son albümünde var bir tane de şarkı. O kadar. Aslında öyle çok çok beste yapıp dağıtan biri değilim.
◊ “Murat Boz’la düet yapmak istemem” demişsin?
– İstemiyorum. Olmaz.
◊ İki yakışıklı çok da güzel olur.
– Yaa, bendeki bir karış boyla! Takoz olursa düşünürüm.

HOCA YAŞLIYDI, İKİ YIL BOYUNCA EZANI BEN OKUDUM

◊ Müezzinlik yapmışsın. O nasıl oldu?
– Bir sitede oturuyorduk. Cami uzakta olduğu için yaşlı insanlar camiye gidemiyorlar diye sitenin bodrum katına bir mescit yaptılar. Bir tane hoca amca vardı. Ramazanda teravih namazını orada kıldırıyordu. Ama çok yaşlıydı. Ben de o sıra müzik dersleri alıyordum. Bütün siteyi geziyorum, şarkılar söylüyorum. Beni çağırdı, “Sesin güzel, gel ben de sana öğreteyim bir şeyler” dedi. Sabah gidip sanat müziği eğitimi alıyorum, eve gelip Red Hot Chili Peppers dinliyorum, sonra gidip hocadan ders alıyorum, öyle bir dönem.
◊ Minareye çıkıp ezan okudun mu gerçekten?
– Okudum. Hepsinin makamlarını bilirim. Hepsi farklı makamlarda okunuyor ve hepsinin okunduğu vakte göre yarattığı bir etki var. Yani aslında hepsinin ince hesaplarla yapılmış olduğunu sonradan öğrendim. Akşam ezanını sabah okusalar aynı etkiyi yaratmıyor mesela.
◊ Ne kadar süre ezan okudun?
– İki sene kadar.

KENDİ SÜNNETİMDE ŞARKI SÖYLERKEN DİKİŞLERİM PATLADI

◊ Sünnette şarkı söyleme olayı ne? Bunu sahnede de anlatıyorsun ama şaka gibi geliyor. Yani gerçek olamaz gibi…
– Gerçek, gerçek… Sünnetimde de sahneye ben çıktım. Hevesliydim. Sonra bin pişman oldum. Öğleden sonra sünnet oldum, iki saat sonra düğün vardı. Şarkıcı da vardı ama ben çıktım.
◊ Yaş kaç sünnet olduğunda?
– 11-12… Bir-iki şarkı sonrasında “Dönülmez Akşamın Ufkundayım”ı söylemek istedim. Onun meyan yeri var ya, orada dikişler patladı. Bir daha şarkı söylemeyeceğim diye yatağa geri yattım yani. Çok acıklı ama üstünden zaman geçince eğlenceli bir anı oldu.
◊ Kaç yaşından beri kızların ilgi odağısın?
– Liseden beri herhalde. Sosyal biriydim, azıcık da saçını tarıyorsan popüler adam olursun ya. Ama şu an içinde bulunduğumuz dünyada herkes jilet gibi. Oyuncular best model falan. O dengenin içinde hepimiz az çok nerede olduğumuzu biliyoruz. Ben o yüzden Eser ve İbo’yla geziyorum. İyi hissediyorum onlarla (gülüyor). Niye Murat Boz’la gezeyim, Burak Özçivit’le arkadaş olayım?
◊ Sen de bu fiziğinle kıskanıyorsan artık diğerleri ne yapsın?
– Çok severek kıskanıyorum. Haset değil de gıpta benimki.
◊ Kızların ilgisi nasıl hissettiriyor?
– Keyifli. Ondan kimse şikayetçiyim diyemez.
◊ Sevgilin varken nasıl hissettiriyor, yokken nasıl?
– 90’larda ünlü adamın sevgilisi olmaz, yoksa fanları azalır diye bir düşünce vardı. Zamanla ‘evlensin herkes, çoluk çocuk sahibi olsun’a döndü gündem. Benim hayranlarım Yağmur’u da çok seviyor. Sorun yok.

KAFAMDA ÇAPKINLIK GİBi BİR MEKANİZMA YOK

◊ Nasıl tanıştınız Yağmur’la?
– TV8’de “Bana Baba De” diye bir dizi yapmıştık. Çok uzun sürmedi ama güzel bir şeye vesile oldu.
◊ İlk sen mi açıldın? Mesela Ecem Üstündağ, Mustafa Üstündağ’a evlilik teklif etmiş.
– Öyle mi? Ne güzel bir şey. Çok iyiymiş. Bizde ilk adımı atan bendim.
◊ Ne kadar oldu?
– 1,5 yıl. Güzel gidiyor. Sakin bir çiftiz.
◊ Yağmur da oyuncu. İkiniz de popülersiniz. Kıskançlık var mı?
– Yok. Ben zaten hep İbo ile Eser’in yanına gidiyorum, onlardan mı kıskanacak? Kıskanacaksak ben onu kıskanayım (gülüyor).
◊ Sen zaten öyle güvenilmez bir imaj çizmiyorsun.
– Evet, değilim de zaten. Sakin bir adamım yani. PlayStation oynayayım, arkadaşlarımızla çıkıp yemek yiyeyim, işimizi yapalım, bitti.
◊ Çapkınlık uzak gibi sana… Geçmişinde var mı peki?
– Hayır. Öyle bir macera yaşayayım diye düşünmüyorum. Adrenalini de sevmiyorum zaten. Ben ona cesaret edebilecek bir adam değilim. İsterim ama cesaret edemem de değil. Kafamda öyle bir mekanizma yok.

Yazının Orjinali

İkimizin Yerine

Evet, film hayattaki tuhaf tesadüfler konusunu hayli abartmış.
“Bu kadar da olmaz” dedirtiyor.
Evet, hikaye anlatımında ve senaryo akışında sorunlar var.
Ama şu da bir evet ki oyunculuklar çok iyi.
Ve yine evet ki film gerçekten ağlatıyor.
Sadece aşk hikayesi değil, anne-kız ekseninde yaşananlar da gözyaşı döktürüyor izleyenlere.
Zerrin Tekindor, ilk göründüğü andan beri bir tekinsizlik, bir tuhaflık olduğunu hissettiren travmalı anne rolünde gerçekten müthiş.
Filmin yükünü sırtında taşıyor.
Eşi rolündeki İştar Gökseven de ona sağlam bir eşlik çıkarmış.
Nejat İşler, bu geri dönüş filminde tadını damağımızda bırakıyor.
Ve ilk sinema filminde oyunculuğu merakla beklenen Serenay Sarıkaya’nın yanındaki güçlü kadroya ayak uydurduğunu, yakıştığını söylemek lazım.
Sezen Aksu’nun “Vazgeçtim” adlı şarkısını da gerçekten güzel seslendirmiş.
Övgüyü hak ediyor.
“İkimizin Yerine”, sezonun en güçlü yerli filmlerinden biri olarak karşımızda.
Mendilleri almadan salona girmeyin tabii!
Not: “Eksik” adlı filmde de oyunculuğunu konuşturmuş olan Özgür Emre Yıldırım, burada kısacık da olsa üstlendiği karakterle, bıçkın bakkal rolünde tam anlamıyla döktürüyor. Bu yan role dikkat diyorum, eminim sizin de aklınızda kalacak.

Nejat İşler’i özlemek

Başlık “Nejat İşler’i özlemek ve doyamamak” olmalıydı aslında.
“İkimizin Yerine” filmini izlerken hep “Lütfen biraz daha fazla Nejat İşler” dedim içimden.
Tamam, kendisi başrol ama öyle her sahnede olan bir başrol değil.
İnsan istiyor ki baştan sona her sahnede olsun.
O kadar uzun zaman oldu ki onu izlemeyeli ve o kadar iyi bir oyuncu ki.
Bu film çok iyi geldi, arayı uzatmasın lütfen.
Gülüşü, bakışı, mimikleri, ses tonu…
Nejat İşler’i çok ama çok özlemişiz.

Hayvanlar için hayal ettiklerimiz

Instagram’da “Hayvanlar için hayal ettiklerimiz” adlı hesapta izlediğim bir video beni kalbimden vurdu.
Kapalı bir hangarın kapıları açılıyor.
Ve altı aydır, damızlık olmaları ya da süt vermeleri için gün ışığı görmeden içeride tutulduğu söylenen inekler uzun zaman sonra güneşle, toprakla, çimenle buluşuyorlar.
Hayvanların nasıl mutlu olduklarını, nasıl hoplayıp zıpladıklarını görmeniz lazım.
Kendi çıkarlarımız için, onlardan faydalanmak için başka canlıları tutsak etmeye, sömürmeye, zulmetmeye ne hakkımız var?
Geçen hafta vizyona giren Dan Brown uyarlaması “Cehennem”in (Inferno) kötü adamı bu dünyada çok fazla insan olduğunu ve dünyaya iyi gelmediğimizi düşünüp, insanların yarısından çoğunu yok etmeyi planlıyordu.
Yukarıda bahsettiğim tarzda videoları izledikçe, doğaya ve hayvanlara yaptıklarımızı gördükçe, düşünüyorum da, adam o kadar da kötü değildi belki de, hatta haklıydı bile…

Yazının Orjinali