Tarafsız bir Gezi filmi çektik

◊ Alman ekolü oyuncu hiçbir işine, röportajına geç kalmaz dedikleri kadar var. Her yere tam zamanında gidiyorsun. Peki bu şehirde trafik olayını nasıl çözüyorsun?
– Ben araba kullanmıyorum zaten. Deniz yolunu tercih ediyorum çoğunlukla. Bir de metro…
◊ Yurtdışında yaşamaktan gelen bir alışkanlık mı?
– Bilmem. Ama imkanlar da arttı. Mesela bavulum çok ağır değilse, Atatürk Havalimanı’ndan Kazlıçeşme’ye metroyla geçiyor, Marmaray’la Üsküdar’a ulaşıyorum. En rahatı…
◊ Yurtdışıyla kıyaslarsan, buradaki toplu taşıma kullanma alışkanlığı ne durumda?
– Daha gidecek çok yolumuz var ama iyi, fena değil.
◊ Viyana’daydın, yeni geldin. Neler yaptın orada?
– Özen Yula’nın yazdığı “Bakarsın Bulutlar Gider” oyununu oynuyorduk. Oyunu Viyana’da yaşayan Ülkü Akbaba isimli bir tiyatro insanı görmüş ve çok beğenmişti. Almanca’ya çevirip, Viyana’da sahnelemek için projelendirdi. Ben de Avusturya Lisesi mezunuyum. Almanca konuştuğumu öğrenince Alman versiyonunda oynamamı teklif etti. Oyunu hem Almanca hem Türkçe sahneledik. 2,5 ay orada kaldım. Toplam 11 oyun oynadık; altısı Almanca, beşi Türkçe…
◊ Daha önce yapılmış mı böyle bir şey?
– Hayır, Viyana’da bu bir ilk. Prova süresi hayli uzundu.
◊ Rol arkadaşın kimdi?
– Zeynep Buyraç… O da Alman lisesi mezunu. Konservatuvarı Viyana’da okumuş, sonra orada kalmış, evlenmiş, çocukları olmuş. 15 yıldır Avusturya’da yaşıyor.
◊ Konusu ne oyunun?
– Muhafazakâr çevrede geçen bir oyun. Betül Hanım’ın kocası Orhan Bey intihar etmiş. Betül’ü büyük acı içinde görüyoruz perde açıldığında. Sonra zil çalıyor ve Orhan’ın bir arkadaşı, yani benim oynadığım Kaya geliyor. “Kocan intihar etmeden bana bir emanet bıraktı, onu getirdim” diyor. Elinde bir mektup. Betül onu içeri davet ediyor ve olaylar gelişiyor. Sonunda da bir sürpriz çıkıyor.
◊ Aşk hikayesi mi, içinde politik bir şeyler mi var?
– Aşk da var. Aslında bu “öteki”nin, ötekileşmenin oyunu. İnsanların birbirini belli formlara sokup, o formlarda yargılamasıyla, önyargılarla ilgili bir oyun.
◊ Sen önyargılı mısın?
– Olmamaya çalışıyorum. Maalesef hepimiz önyargı tuzağına düşüyoruz zaman zaman.
◊ Sana karşı önyargı var mı?
– Vardır muhakkak.
◊ En çok şikayet ettiğin, rahatsız olduğun ne?
– Bu önyargı mı bilmiyorum ama dizilerde hep bir beyaz yakalı tiplemesi uygun görüyorlar bana… Halbuki tiyatroda bir hububat tüccarını oynuyorum. Tiyatroda gelip görseler, illa belli bir kalıba sokmazlar.

Tarafsız bir Gezi filmi çektik
DİZİLERDE HEP BENZER ROLLERİ OYNAMAK SIKTI
◊ Oyuna tepkiler nasıldı?
– Bu, Viyana’da başörtülü bir kadının sahne aldığı ilk oyundu. Önyargıları kırmak açısından önemliydi. Ne giydiğin seni insan olarak belli kalıplara sokuyor ama herkes aynı şeyleri yaşıyor ve yaşadıkları karşısında aynı şeyleri hissediyor. Aynı şeyler oluyor ama resimler farklı. Tepkilere gelince…
Türkler kendi dillerinde bir oyun görecek olmanın sevinci ile geldi, çok ilgi gösterdiler. Avusturyalı seyircinin enerjisi ise çok ilginç geldi.
Şikayet değil bu tabii ama Türk seyirci bazen seyrediyor, bazen çıkıyor, bazen telefonuyla oynuyor ya da fotoğraf çekiyor. Avusturyalı seyirci tam konsantre izliyor, sanki sahnede oyunun içindeler.
◊ Bunun devamı gelecek mi? Avrupa’nın diğer şehirlerinde olabilir mesela….
– Bakalım. Belki Almanya olabilir. İsviçre’yi de içine alan turne planları var ama daha kesinleşmedi.
◊ Beyaz yakalı şikayetine dönmek istiyorum. Peki nasıl bir karakter canlandırmak istersin?
– İlla oynamak istediğim bir şey yok. En son “Taksim Hold’em” diye bir film çektim. Orada çok farklı bir karakter oynadım. Vizyona ne zaman gireceği belli değil. Festivallere gönderiliyor şu anda. Aslında söylediğim bu şey dizilerle alakalı. Dizilerde yapımcılar çok fazla riske girmek istemiyor.
Kendilerine göre haklı da olabilirler. Ama tabii hep de benzer roller gelince insan sıkılıyor. Bir kalıba sokuluyorsun. Seyirci de bir süre sonra seni öyle zannetmeye başlıyor. Üstelik beyaz yakalı değilim, işadamı değilim.
◊ İyi de işletme okumamış mıydın sen?
– Ekonomi okudum ama ekonomi alanında çalışmak gibi bir niyetim hiç olmadı.
◊ Neden sevmiyorsun?
– Sevmiyor değilim. Ama ben küçük yaşlardan beri ne yapmak istediğimi biliyordum. İlkokuldayken Zeki Alasya, Metin Akpınar taklitleri yapardım. Annem video kasetten CD’ye çektirmiş, geçen gün seyrettim hatta. Hep oyuncu olmak istiyordum yani.
◊ Ailen şimdi nasıl bakıyor oyunculuk yapmana?
– Mutlular.
◊ Gülümsemen çok beğeniliyor. Sen beğeniyor musun?
– Teşekkür ederim. Ne diyeyim, siz beğeniyor musunuz? Gülümsemek güzel.
◊ Beğeniyoruz tabii. Neye gülümsüyorsun en çok?
– Bilmem, güzel bir yemeğe gülümsüyorum mesela.
◊ Bir önceki röportajımızda baba olmak istediğini söylemiştin. Baba olma isteği yıllar geçince arttı mı? Nedir durumlar?
– Valla henüz bir durum olduğu yok (gülüyor)
◊ Canan Ergüder ile berabersin. Ne kadar oldu ilişkiniz başlayalı?
– Bir yıl oluyor.
◊ Her şey yolunda?
– Evet, gayet iyiyiz.

JAPONLARDAN DURMAYI ÖĞRENDİM

◊ Başarı nedir senin için?
– Her ne iş yapıyorsan en iyisini yapmaktır.
◊ “Amerika’ya gidip orada bir sinemada kendimi izlediğim gün tatmin olacağım” demiştin. Avusturya’da Almanca oynayınca o hırs biraz törpülenmiş midir acaba?
– Aslında Japonya’da film çekince de biraz törpülendi. Benim için “Ertuğrul” muhteşem bir projeydi. Tatsız bir dönem geçirdim. 33 yaşındayım, hayatım nereye gidiyor derken bu geldi. Kendimi Japonya’da çekilen, 15 milyon dolarlık bir filmin başrolü olarak buldum.
◊ Batıya aşina biri olarak, Japonya’yı nasıl buldun? Neler öğrendin onların kültüründen?
– Japonlardan durmayı öğrendim.
◊ Nasıl yani?
– Onlar çok sakin insanlar. Ama içlerinde ne olup bittiğini bilemiyorsunuz. Memnuniyetsizliklerini belli etmiyorlar.
Olayları sakinlikle karşılayıp, problemlerini sabırla ve ellerinden gelenin en iyisini yaparak çözmeye çalışıyorlar.

HERKESİN SİNİRİNİ BOZABİLİRİZ

◊ Biraz “Taksim Hold’em” filminden bahsedelim. Bıçak sırtı bir konu pek çok açıdan…
– Önce şunun altını çizmem lazım, bu Gezi Parkı’nı anlatan bir film değil. Olay Gezi Parkı olaylarından bir ay sonra geçiyor. Benim karakterin adı Odun. Çok iyi poker oynuyor ve hayattaki en büyük zevki de poker aslında.
◊ Nerede geçiyor olaylar?
– Film Odun’un evinde, tek mekanda geçiyor. Bir cumartesi günü Odun arkadaşlarını toplamış, poker oynamak istiyor. Ama arkadaşları ve kız arkadaşı dışarı çıkıp gösterilere katılmak istiyor. Felsefe falan okumuş bir adam Odun. “Olanlara şaşırmanıza şaşırıyorum” diyor. “Bu hep böyleydi ve değiştirilecek bir şey yok, ben cumartesi gecesi adam gibi poker oynamak istiyorum” diye diretiyor.
◊ Odun demelerinin nedeni de bu sanırım.
– Evet. Film, toplumun karşısında bireyin sıkışmasını anlatıyor özünde. Türkiye’de de her şeyi toplumsal düzeyde yaşamaya başladık, birey kayboldu neredeyse. Toplumsal olaylar karşısında bireyin yaşadığı sıkışmayı anlatan, hem sosyal eleştiri hem de komedi unsurları içeren bir film diyebilirim “Taksim Hold’em” için.
◊ Hangi tarafta duruyor “Taksim Hold’em”? Ya da bir taraf tutuyor mu?
– Gezici ya da Gezi karşıtı herkes kendinden bir şey bulacak filmde. Herkesin mizahını yapıyor. Tarafı yok. Tarafsız bir Gezi filmi. Herkesin sinirini bozabilir, herkesin hoşuna gidebilir.
◊ Sen nasıl buldun senaryoyu, Kenan Ece olarak?
– Ben çok beğendim. Tarafsız olması çok hoşuma gitti. Çünkü tarafsız olabilmek çok zor
bugünlerde.
◊ Senaryo kime ait, başka kimler var kadroda?
– Michael Önder yazdı ve yönetti, benimle birlikte Berk Hakman, Damla Sönmez, Nezih Cihan Aksoy ve Emre Yetim oynuyor.
◊ Festival turuna nerelerden başlayacaksınız?
– Şimdilik öncelikli olarak Rotterdam ve Berlin konuşuluyor…

Yazının Orjinali

Rehber köpekler

Çünkü yine aynı fotoğraftaki İngiliz Büyükelçisi’nin eşi Maggie Moore ve avukat Nurdeniz Tuncer de onlara dikkat çekmek istiyor.
Maggie Moore görme engelli.
Ama asla anlamıyorsunuz.
Gözlerinizin içine bakarak konuşuyor.
Kafasını hemen konuşan kişiye çeviriyor, sohbetten asla kopmuyor.
Yolda da en az bizim kadar rahat yürüyor, merdivenleri iniyor, çıkıyor.
Çünkü yanında Star’ı var.
Star bir rehber köpek.
Maggie’nin eli, ayağı, gözü, kulağı, bağımsızlığı, özgürlüğü.
Maggie, bu rahatlığı Türkiye’de kendi gibi görme engelli vatandaşların da yaşamasını istediği için Rehber Köpekler Derneği’ni kurmuş ve hamisi olmaya devam ediyor.
Derneğin başkanı ise Türkiye’nin ilk rehber köpeğinin sahibi, görme engelli avukat Nurdeniz Tuncer.
Derneğin amacını rehber köpekler yetiştirerek hiçbir ücret talep etmeden ihtiyacı olan görme engellilere verebilmek olarak açıklıyor.

Rehber köpekler

Bir köpeğin eğitimi 50 bin TL

Fotoğraftaki Star, görme engelli Maggie’ye 4 yıldır yoldaşlık eden bir rehber köpek.
Nurdeniz Tuncer’in Kara’sı ise Türkiye’nin ilk rehber köpeği.
31 yaşından sonra görme duyusunu kaybeden Nurdeniz Hanım, Kara ile birlikte kendine güveninin yerine geldiğini, kimseye ihtiyaç duymadan, sağa sola çarpmadan Tunalı’da köpeğiyle yürüdüğü gün çok mutlu olduğunu anlattı.
Kara’nın, Türkiye’nin ilk rehber köpeği olduğunu duyunca, İngiltere’de kaç rehber köpek olduğunu sordum.
Sayı 5 binmiş.
Biz şimdilik birini eğitmişiz, kaldı 4 bin 999…
Şu anda Ankara’da eğitimde olan beş rehber köpek adayı daha var.
Bir köpeğin eğitim ve bakım maliyeti 50 bin TL.
Derneğin hedefi ise kısa zamanda 50 köpeği eğitip sahiplerine teslim etmek.
Bunu başardıklarında uluslararası rehber köpekler kuruluşlarına kabul edilip, yurtdışından da destek almaya başlayacaklar.

Peki ya köpekler?

Sıkı bir hayvan hakları savunucusu olarak projeyi insanlık adına çok beğensem de hayvanların tarafından sorgulamadan edemedim tabii.
Köpeklerin eğitimi nasıl oluyordu?
Ve göreve başladıktan sonraki hayatları?
İlk soruyu rehber köpekler eğitmeni Alan Brooks ve Türkiye’deki ilk rehber köpek eğitmeni olan öğrencisi Ece Önderoğlu birlikte cevapladı.
Köpekler pozitif eğitim ve ödüllendirme yöntemiyle tamamlıyorlarmış hazırlık sürecini.
Eğitim bitip, ömürlük sahipleriyle baş başa kaldıkları andan itibaren yaşadıklarını ise Maggie Moore şöyle anlattı: “Evde üç köpeğimiz var. Ben markete gidiyorum, Star benimle geliyor. Davete gidiyorum, Star yine yanımda. Diğerleri evde kalıyor. Köpeklerin istedikleri de her daim bizimle olmak. Star’ın mutluluğu diğerlerinden çok daha fazla.”
Evde köpek besleyen ve onların dillerinden anlayan biri olarak Maggie’nin söylediklerinden tatmin oldum. Keşke benin köpeklerim de her yere benimle gelebilse, öyle mutlu olurlardı ki…

Gönüllü aile olabilirsiniz

Rehber köpekler genelde Golden ve Labradorlar arasından seçiliyor.
Hisleri daha kuvvetli, daha anlayışlı ve sabırlı oldukları için dişiler tercih sebebi.
Rehber köpek olarak yetiştirilecek yavrular bir yaşına gelene kadar, eğitim öncesinde gönüllü ailelerin yanında kalıyor.
Gönüllü aileler için köpeğin her türlü masrafı dernek tarafından karşılanıyor.
Onlardan beklenen ise o bir yıl boyunca köpeği mümkün olduğunca sosyalleştirmek, insan içine, sokağa, kalabalığa alıştırmak.
Gönüllü aile olup derneğe destek vermek isteyenler www.rehberkopeklerdernegi.org adresine başvurabilirler.

Mecliste bekleyen iki yasa

Türkiye’deki Rehber Köpekler Derneği’nin kurucusu ve hamisi Maggie Moore’un Türkiye’de en çok yakındığı şey, rehber köpeklerin her yere girebilmelerine izin verecek yasanın çıkmamış olması.
Dünyanın pek çok ülkesinde beyaz bastonun yerini almış olan rehber köpekler, toplu taşıma araçlarından restoranlara, markete, AVM’lere, mağazalara, şirketlere kadar her yere girme hakkına sahipler.
Çünkü zaten bu köpekler eğitimleri gereği asla çevreye zarar vermiyor, gürültü yapmıyor, saldırmıyorlar.
Aşıları sürekli kontrol edildiğinden bir sağlık sorunu da teşkil etmiyorlar.
Maggie’ye hayvana şiddet ve tecavüzü kabahatler kanunundan çıkarıp ceza kanununa alacak olan 5199 no’lu yasa değişikliğini de beklediğimizi söyledim.
Bununla birlikte bizim için mecliste bekleyen yasa tasarısı sayısı ikiye çıkmış oldu.
Rehber köpeklerin serbest dolaşım yasası ile 5199 değişikliği meclisimizden aynı anda ve hemen çıksa ne güzel olur, öyle değil mi?

Yazının Orjinali

Tiyatro garip bir kumpanya değildir

◊ İkiniz de çok yoğunsunuz. Betül konserler, stüdyo çalışmaları ve müzikalle, İlker sen de televizyon, sinema, müzikal ve yapım şirketiyle meşgulsün. İşkolik diyebilir miyiz ikiniz için de?
– İlker Ayrık: Bazen eşime, aileme ayırmam gereken zamanları işime harcıyorum. Ama çalışmayı çok seviyorum, çalışkan insanlara da her zaman hayran olmuşumdur. Hatta çalışkan olmanın yetenekli olmaktan daha önemli olduğunu düşünüyorum. Yetenek, çalışkanlık olmadan hiçbir işe yaramaz.
– Betül Demir: İşime âşığım bu nedenle iş gözüyle bakmıyor, hayatımı yaşıyor gibi çalışıyorum. Sanki bu dünyaya şarkı söylemek için gelmiş gibiyim. Sevdiği işi yapan şanslı kullardanım, bu nedenle her gün şükrediyorum.
◊ “Sevgi Müzikali”, özlenen o nostaljik mahalle hayatını anlatıyor. Sizin mahalleniz nasıldı? Var mı ilginç anılarınız?
– İlker Ayrık: Ben 90’larda çok güzel bir mahallede büyüdüm. Üç çocuklu bir ailenin en küçüğüydüm. Ve son derece mutlu bir çocukluk geçirdim. Oyunculuk eğitimi almaya o mahallede başladım diyebilirim.
◊ Ne oyunlar oynardınız? Var mı yaramazlıklar, vukuatlar?
– İlker Ayrık: Bakkal Ayşe Teyze’nin dükkanının önünde çekirdek çitlerdik. Top oynarken bakkalın camını kırmışlığımız var tabii. Arka bahçesi olan bir apartmandı bizimki. Orada ne oyunlar oynamadık ki. Bisiklet binme, saklambaç, yuva, zımba, dokuz taş, pantolon eskitmece…
◊ Mahalleliden fırça yediğiniz olur muydu?
– İlker Ayrık: Tabii. Yerine göre fırça da atarlar, öğüt de verirler, aferin de derlerdi. Benim annem de başkasının çocuğuna aynı ayarı verebilir, hakkıdır yani.
◊ Betül, senin mahalle nasıldı?
– Betül Demir: Beş kardeştik. Hepimizin yaşları yakın olduğu için hep onlarla oynardım. Ama Sude (Bilge Demir) ve ben tüm mahalleye konserler, bale gösterileri düzenlerdik. Bilet kesip, annemin kıyafetlerini giyip gösteriyi sunar, alkışlamayanları da kovardık. Şimdi düşünüyorum da mahallede bale gösterisi yapmak nasıl bir uçukluktur yahu (gülüyor).

Tiyatro garip bir kumpanya değildir
TİYATRONUN SEYİRCİYE İHTİYACI YOK
◊ Ev halleri nasıldı peki?
– Betül Demir: Annem sayesinde mahallede farklı tarzımla anılırdım.
◊ Neden?
– Betül Demir: Annem çok özenir, birbirinden güzel kıyafetler diktirir, ben de onlara sürekli şov yapardım. Gülseren’in çocukları olarak hep parmakla gösterilirdik.
◊ Bir farkımız vardı diyorsun yani…
– Betül Demir: Adımın anlamı, ayrı kök salmış fidan demek, illa ki bir aykırılık yapardım ama kostümlerimde. Daha 5 yaşındaydım, eteklerimi kısaltır, apoletler eklerdim, ruhum nasıl istiyorsa öyle giyerdim.
◊ Sizin müzikalde mahallenin delisi de var. Sizde var mıydı?
– Betül Demir: Mahallenin delileri Sude ve bendim. Dedim ya, oyunu alkışlamayanları kovalıyorduk!
◊ İlker, sen mahallenin nesiydin?
– İlker Ayrık: Her mahallenin bir komiği vardır ya, “minder komiği”, ben de oydum. Ama kendi jenerasyonumda. Benden önceki annemmiş. Ben de onun izinden gittim, fıkralar anlatan, taklitler yapan komik bir adam oldum.
◊ Asıl ne zaman keşfedildin? Hani şeytanın bacağını kırma noktan diyelim…
– İlker Ayrık: Lisede tiyatro ekibine dahil oldum. Çıktık oyun oynadık, selamda alkışı alınca anladım bunun benim işim olduğunu.
◊ İlker sen Müjdat Gezen’in öğrencisisin. Müjdat Hoca “Gel bu müzikalde ol” dediğinde neler hissettin?
– İlker Ayrık: Müjdat Hoca aramış, işin içinde kendisi, Ayşen Gruda gibi çok değerli oyuncular var. Ne diyebilirim ki? “Üstüne ne vereyim hocam oynamak için” dedim.
◊ Tiyatronun sendeki yerinin ayrı olduğunu her fırsatta söylüyorsun zaten.
– İlker Ayrık: Evet, tiyatronun seyirciye ihtiyacı yok, seyircinin tiyatroya ihtiyacı var. Tiyatro, satın alınan biletle yardım edilen gariban bir kumpanya değildir. İnsanlık tarihi ile başlamış bir meslek dalıdır. Ben 2003 mezunuyum. O zamandan beri elimden geldiğince her sene tiyatro sahnesinde oldum. Olmaya da devam edeceğim.
◊ Ne ifade ediyor tiyatro senin için?
– İlker Ayrık: Tiyatro sevgiyi, arkadaşlığı, dostluğu savunur. Şunu da ekleyeyim; tiyatronun bilinen hiçbir zararı yok!

Tiyatro garip bir kumpanya değildir

BENİM KAHRAMANIM MÜJDARMAN

◊ Müjdat Gezen ne ifade ediyor sizin için?
– İlker Ayrık: O benim kahramanım. Çocukların kahramanları olur Superman, Batman, benimki de Müjdatman. Gerçekten söylüyorum, bu meslekte her şeyi ona borçluyum. Sadece meslek olarak değil, verdiği hayat dersleri de çok önemlidir benim için.
◊ Betül, Müjdat Hoca ne ifade ediyor senin için? Bu oyun sırasında ondan neler öğrendin?
– Betül Demir: Ben onun bağımsız ruhuna hayranım. Benim ve birçok gencin hayallerini gerçekleştirme sebebi kendisi. Bir efsanenin aynı zamanda senin öğretmenin olması çok değerli.
◊ Geçen perşembe Öğretmenler Günü’ydü. Aradın mı Müjdat Hoca’yı?
– Betül Demir: Aradım tabii. İlker de Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde hoca. Ona da mesaj attım ve kutladım Öğretmenler Günü’nü. Müjdat Hoca’ya “Bana öğrettiğiniz her şey için minnettarım” dediğimde gözleri doldu, o da bana “Ben de senden çok şey öğreniyorum, stüdyoda yine birlikte şarkı söyleyelim” dedi.

İLKER AYRIK’TAN BETÜL DEMİR’E SİNEMA TEKLİFİ

◊ Betül’le yeni çalışmalar olur mu?
– İlker Ayrık: Ben bir sinema filminde de onunla birlikte olmaktan çok mutlu olurum. Hatta şu an söylüyorum, “Birlikte film çekelim”…
◊ Betül sen bu teklife ne diyorsun?
– Betül Demir: Çok mutlu olurum. Bugünlerde istediğim her şey oluyor demiştim zaten (gülüyor).
◊ İlker, Müjdat Gezen, Ayşen Gruda ve Betül için neler söylersin?
– İlker Ayrık: Müjdat Gezen kahramanım, Ayşe Gruda büyük oyuncu, Betül ise benim yoldaşım.
◊ Ya sen Betül?
– Betül Demir: Müjdat Gezen kıymetlim, kahramanım. Ayşen Gruda efsanem, idolüm. İlker ise içindeki pervasız çocuğu çok sevdiğim arkadaşım.

MÜJDAT GEZEN “HAPI YUTTUN” DEDİ

◊ Tiyatro sahnesinde olmak kendinizi nasıl hissettiriyor?
– İlker Ayrık: Biz her seferinde aynı oyunu oynuyoruz sanıyorlar ama yemin ediyorum, aynı oyunun her temsili bir öncekinden farklı oluyor. Dizide her bölüm senaryo değişiyor belki ama bir süre sonra bize her bölüm aynı geliyor. Tiyatro ise aynı metinler üzerinden oynansa da her seferinde bambaşka bir deneyim.
– Betül Demir: Her tiyatro sahnesi benim için paraşütle atlamak gibi. O kadar heyecanlanıyorum yani. Müjdat Gezen bana “Tiyatro sahnesi tozu başkadır, artık hapı yuttun” demişti. Ne kadar haklı olduğunu gördüm.

BEN BU HAYATTA BiR TEK CESARETİMDEN KORKARIM

◊ Betül, tiyatro sahnesi senin için yeni bir alan. Korktun mu başlarken?
– Betül Demir: Ben hayatımda bir tek cesaretimden korkarım. Müzik okurken de oyunculuk teklifleri gelirdi. Ama müzikalde olmak hayalimdi. Bir röportajımda bunu dile getirdim. Üç gün sonra “Sevgi Müzikali” için teklif geldi.
◊ Her istediğin olur mu böyle?
– Betül Demir: Son zamanlarda çok oluyor. Bu nedenle hep güzel şeyler düşünmeye dikkat ediyorum.
◊ Teklife dönelim, nasıl hissettin ilk duyduğunda?
– Betül Demir: İnanamadım. Müjdat Hoca’nın karşısına geçince anladım ne kadar ciddi olduğunu. “Sizi asla mahcup etmeyeceğim” deyip, gece gündüz çalıştım.
◊ Oyunun müziklerinde de imzan var. Nasıl gelişti bu süreç?
– Betül Demir: Emirhan Cengiz’le birlikte “Sevgi Müzikali” için birçok şarkı yaptık. Ama en büyük sürpriz kızı Mehtap Ar’ın söylediği efsane Aysel Gürel şarkısı “Firuze”. Mehtap her söylediğinde ağlıyor ve alkış tufanı kopuyor.
◊ Müzikal 60’larda geçiyor. O yıllardan idolün olan sanatçılar var mı?
– Betül Demir: Duygusu, doğallığı ve stiliyle Audrey Hepburn. Rolüm için düşünülen gelinlikten saç modeline her bir detay da Hepburn fotoğraflarından çıktı. Kıyafetlerimi o fotoğraflardan yola çıkarak Derya Çopur tasarladı.

Tiyatro garip bir kumpanya değildir

JOHNNY DEPP GELDİ DE BİZ Mİ HAYAL KURMADIK

◊ Gelinlik demişken, “Herkes Haklı” klibinden sonra bu ikinci gelinliğin. Üçüncüde rol icabı değil de gerçeğini giyer misin acaba?
– Betül Demir: Bilemem. Bugüne kadar gelinlik giyme hayalim hiç olmadı.
◊ Her kadının vardır hayali, seninki nerelerde?
– Betül Demir: Johnny Depp geldi de biz mi hayal kurmadık? Çok seçiciyim, ondan olabilir belki.
◊ Betül, İlker’i okuldan hatırlıyor musun?
– Betül Demir: Hatırlamaz olur muyum? Çok özenirdim oyunculuk okuyanlara. İlker o zamanlar sıskacıktı, bir deri bir kemik, çöp adam gibiydi.
◊ Gerçekten o kadar zayıf mıydın İlker?
– İlker Ayrık: Evet, bayağı bir zayıftım o yıllarda.
◊ Evlilik yaramış diyelim o zaman… Betül, Müjdat Hoca’yı hatırlıyor musun okuldan?
– Betül Demir: Müjdat Hoca oyunculuk okuyanlara daha yakındı haliyle. Bizimle pek konuşmazdı. Ama bak yıllar sonra oyununda rol alarak o duvarı yıktım. Ne kadar içten istemişsem artık.
◊ İlker, müzikalde âşık olduğun kadına evlenme teklif ediyorsun. Peki ya gerçek hayatta nasıl gerçekleşti bu seremoni?
– İlker Ayrık: Bendeki çok fena. Sanem benim yıllar sonra açıldığım çocukluk aşkım. Tekrar bir araya geldik, flört ediyoruz. Bir gün “Hadi dışarı çıkalım” dedim. Önce Suzan Kardeş dinlemeye gittik, sonra başka bir mekana. Daha önce evlilik konuşmuştuk ama net bir şekilde teklif ettim mi etmedim mi bilmiyordum.
◊ Yok artık! Evlenme teklifi bu, dün ne yediğini hatırlamazsın belki ama evlilik teklifini de unutmaz insan…
– İlker Ayrık: Gerçekten de! Omzuna dokunup “Ben sana evlenme teklif ettim mi?” dedim. “Yoo” dedi. O saatten sonra ne der insan, “Peki benimle evlenir misin?” dedim. “Olur” dedi. 1 Nisan’da evlenme teklif ettim, temmuzda evlendik. Bir sonraki nisanda çocuğumuz oldu.
◊ Kız istemeye Müjdat Gezen’le gitmişsiniz…
– İlker Ayrık: Evet. İlk lafı şuydu: “Bu kızı gerçekten de İlker’e verecek misiniz!”
◊ İki çocuk babasısın. Bir üçüncü gelir mi?
– İlker Ayrık: İstiyoruz valla. Üç çocuklu baba olabilirim.
◊ Betül, sende var mı çocuk özlemi?
– Betül Demir: Çocuklarla aram çok iyidir. Yeğenlerim tepemden inmez, sen de biliyorsun. Onların en sevdiği oyun arkadaşıyım. Çocukları gerçekten çok seviyorum. Onlarla olunca bir istek olmuyor değil ara sıra. Ama şu anda daha çok işim ön planda.
◊ Hiç mi düşünmüyorsun?
– Betül Demir: Dünya o kadar kirlendi ki, bu dünyaya çocuk getirmeyi göze alamıyorum. Bir de evlilik, çocuk benim için plan programla olmayacak kadar kıymetli.

Yazının Orjinali

Pastayla gelen altın madalya

Ben gururlandım doğrusu, göğsüm kabardı.
Almanya’nın Erfurt kentinde düzenlenen ve 59 ülkenin 2 binden fazla şefle katıldığı Aşçılar Olimpiyatları’nda, Tuğba Yavaşça iki altın, iki gümüş madalya kazandı.
Tuğba Yavaşça TAFED (Türkiye Aşçılar Federasyonu) milli takım şefi.
Altın madalya alıp ülkemize gelmesinin ardından, ayağının tozuyla HAÇİKO’nun
Cansel Elçin ve radyocu arkadaşlarımızla yaptığı 2017 takvimi çekimleri için özel bir HAÇİKO pastası hazırladı.
Teşekkürler Tuğba, hem HAÇİKO’ya yaptığın incelik hem de ülkemize kazandırdığın altın madalyalar için.

Kimyagerlikten mutfak sanatına

Tuğba Yavaşça’nın hikayesi ilginç. Kendisi aslında bir kimyager.
Uzun yıllar gıda sektöründe kalite kontrol şefi olarak çalışıyor.
Ama güzel sanatlara duyduğu ilgi onu mutfakta başka bir sanat dalına yönlendiriyor.
Workshop’lara katılıyor, eğitim alıyor ve zaman içinde evinin mutfağını atölyeye dönüştürüyor.
Sonra kendi markasını, kızının adını verdiği Bade Bakery’yi kuruyor.
Baby shower’lardan tutun da yaş günlerine, şirket kutlamalarına, düğünlere kadar farklı alanlara pasta hazırlıyor.
Ve zaman içinde siparişlere yetişemiyor.
Bu durum uluslararası alanda altın madalyaya kadar uzanıyor.
Tuğba, tasarım pasta üretmenin dışında, meraklılarına atölyesinde eğitim de veriyor.
Sosyal medyadan “badebakery” etiketini takip ederek Altın madalyalı aşçımıza ulaşabilirsiniz.

Pastayla gelen altın madalya

Elif seni seviyorum

Duyguları olan, empati yapabilen insanları çok seviyorum.
Bir mail geldi Bursa’dan, Elif Ar’dan…
Aynen yayınlıyorum:
“Ömür Hanım, iyi akşamlar. Ben Bursa’dan Elif. Hemşireyim, yaklaşık 3-4 yıldır elimden geldiğince sokak canlarına yardımcı olmaya çalışıyorum.
Dün tedaviye muhtaç bir köpekle ilgili haber okudum ama o köpeğin tedavisi beni çok aşar ve zorlar. Sizden ricam, onu tedavi ettirmeniz.
Dün gece görüntüsü gözümden gitmedi, çok üzüldüm. Yalvarırım yardımcı olun.
Bu köpek, İstanbul’daki Animalpark veteriner kliniğinde. Belki şansı olabilir.
Ben bütçem elverdiğince aylık olarak bir miktar gönderebilirim, ancak bu şekilde size borcumu ödeyebilirim.
Şimdiden teşekkür ederim. İyi akşamlar.”
Elif, seni seviyorum.
Keşke senin gibi insanlar çok çok artsa.
Merak etme, hem kendim hem de HAÇİKO olarak o köpek için elimizden geleni yapacağız.

Ünlü olmak da şans

Havaalanında keşfedilen ve şu anda Kanal D’nin “Vatanım Sensin” dizisinde oynayan Kubilay Aka, pek çok genç için umut ışığı oldu.
Duyuyorum, belki yolda yürürken keşfediliriz
diyenler var.
Olmayacak iş değil tabii, uzak da değil.
Bir oyuncu menajerinin sizi görüp beğenmesi ve yanınıza yaklaşması kadar yakın aslında.
Sonrasında kabiliyetiniz de varsa, gelsin eğitim ve kamera önü.
Kader, şans diye bir şey var yani.

Yazının Orjinali

Sezen Aksu süitinde bir gece

Berlin’in en işlek caddelerinden birinde, yüzde 85 yabancı müşterisiyle bu yılın başında açılan Titanic Gendarmenmarkt Oteli’nin sahiplerinden Sedef Hanım’ın bu isteği daha ilk yılında meyvelerini vermeye başlamış bile.
Sedef Hanım, Sezen Aksu’nun Berlin konseri sırasında kaldığı süiti, onun eşyalarıyla süslemiş ve odaya onun adını vermiş.
Dünyaca ünlü modacı Jean Paul Gaultier, oyuncu Mischa Barton ve Milla Jovovich, yeni açılan sütte kalan ilk ünlüler. Sedef Hanım, onlara Sezen Aksu albümleri hediye etmiş.
Şimdi sırada İngilizce, Almanca başta olmak üzere farklı dillerde hazırlanacak olan Sezen Aksu kitabı var.
Sezen Aksu’nun sevdiği renklerden ve eşyalardan oluşan süitte ben de bir gece geçirdim.
Şarkı sözlerinden oluşan imzalı şiir kitabı, albümleri, az bilinen fotoğrafları, Royal Filarmoni ile verdiği konserde giydiği siyah işlemeli muhteşem elbise, ayakkabıları vs. ile donatılmış oda, adeta mini bir Sezen Aksu müzesi gibi.
İnsan odada kalırken kendini bir belgeselin çekimlerinde hissediyor.
Etkileyici, nostalji ve heyecan dolu.
Sezen Aksu demişken bir haber de vereyim.
Hasret bitiyor, DMC etiketiyle çıkacak olan yeni Sezen Aksu albümü, aralık ayında müzik marketlerde olacak.
Sezen Aksu severlerin arşivlerine ve Berlin’deki Sezen Aksu süitine bir albüm daha geliyor anlayacağınız.

Sezen Aksu süitinde bir gece

Yanıt gecikmedi

Magazin Konseyi’nde sosyal medyayı terk eden ünlüler üzerinden “Sosyal medya baydı mı?” konusunu tartıştık ama ben bırakın baymayı, bayılıyorum bu sosyal medyaya.
Tak yazıyorsun, tak cevap geliyor.
PETA’nın Nivea’nın hayvanlar üzerindeki deneylerini konu alan tweet’ini paylaşıp, altına “Nivea kullanmıyoruz, değil mi?” diye yazınca Nivea tarafından cevap gecikmedi.
Almanya’dan, Avrupa Birliği’nin hayvan deneylerini sınırlayan yasalarına uyarak hayvan deneylerini yapmayı bıraktıklarını açıklayan bir mail gönderdiler.
PETA ise Nivea’nın, hayvanlar üzerinde deney yapmanın yasal zorunluluk olduğu Çin’de de satıldığını ve orada satılan ürünlerde test yapıldığını iddia etmeye devam ediyor.
Hayvansever kuruluşlar Nivea’nın dolaylı yollardan test yaptırdığını söylemeye devam ederken ilk ağızdan ve Nivea’nın merkezinden gelen cevap ise şöyle:
“Nivea ve Nivea ürünlerinin üreticisi olan Beiersdorf olarak inanıyoruz ki, ürünlerin güvenilirliğini ve etkinliğini kanıtlamak için hayvan testleri gerekli değildir, alternatif yöntemlere yatırımlar yapmaktayız.”

Yazının Orjinali

Erkeğin aşk acısı daha büyük dram

◊ Neden bu kadar geç demek lazım aslında ama önce şöyle sorayım, nereden, nasıl çıktı bu film?
– Özcan Deniz: Nurgül ile bir film çekme fikrinden çıktı.
◊ Nurgül’e özel mi yazıldı!
– Özcan Deniz: Biraz öyle oldu aslında.
◊ Neden Nurgül?
– Özcan Deniz: Bir yapımcı olarak Özcan Deniz-Nurgül Yeşilçay ikilisinin hâlâ sinemada kredisi olduğunu düşünüyorum. O yüzden de böyle bir film yapılmalı diye düşündüm. Ama bunun için uygun zaman lazım, uygun senaryo lazım, ikimizin de ikna olması lazım, bu krediyi doğru kullanmak lazım. O doğru zaman şimdiymiş işte.
◊ Sana “İkinci Şans”ı ilk söylediğinde neler hissettin?
– Nurgül Yeşilçay: Biz zaten uzun süredir ortak bir proje yapmayı planlıyorduk. Bu projeyi bana anlattığında çok beğendim.
◊ Neden böyle bir hikaye peki Özcan?
– Özcan Deniz: Çünkü ikimizin de olgunluk dönemi… İnandırıcılıktan ve kendi kimliklerimizden uzak karakterler oynamak yerine daha yaşımıza uygun, karakterleri içselleştirebileceğimiz, donanımlı bir şey olsun istedik. Bu aslında çok yeni bir hikaye değil. Hikayenin alt metni 5-6 sene öncesine dayanıyor.
– Nurgül Yeşilçay: Özcan, hani “40 yaşını bekledim” diye bir lafın var ya. Yaşımı o kadar alenen söylemeseydin iyiydi (gülüyor).
– Özcan Deniz: Bir insan için orta yaş olabilir ama sanatçı için çocuk yaşıdır 40.
◊ Neden? Sanatçının nasıl bir farkı var?
– Özcan Deniz: Sanatçının gerçek performansını, birikimini ortaya koyabilmesi için ciddi yaş alması gerekiyor. Hayat deneyimi gerekiyor. 60-70 yaşında çok daha kıymetli şeyler yapacağımı düşünüyorum mesela…
◊ Kamera önü söz konusu olduğunda kadın ve erkeklerde saat farklı işliyor. Kadın oyuncular için zaman daha acımasız. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
– Nurgül Yeşilçay: Hem doğru hem değil. Meryl Streep, Nicole Kidman gibi yaş almalarına rağmen arı gibi çalışan oyuncular var. Erkekler için de geçerli bu.

Erkeğin aşk acısı daha büyük dram
OYUNCUNUN ÇİZGİLERİ KIYMETLİ, O YÜZDEN BOTOKS YAPTIRMADIM
◊ Bu biraz da nasıl göründüğünüzle alakalı. Kadınlarda kendilerine bakanlar da var, bakmayanlar da. Erkeklerde de öyle. Mesela Tom Cruise’a bak, çok iyi görünüyordu son filminde…
– Nurgül Yeşilçay: Hollywood’u tartışmak bize düşmez de bilgisayar tekniklerini iyi kullandıklarından çok güzel kamufle edebiliyorlar kendilerini.
– Özcan Deniz: Bilgisayar da bir yere kadar. Bunu izlerken hissediyorsun zaten… Adamın performansını görüyorsun orada… Yaşı ilerlemiş ama fit, enerjisi yüksek.
◊ Peki siz ne kadar vakit harcıyorsunuz vücudunuza, enerjinize?
– Nurgül Yeşilçay: O dönemdeki boşluk durumuna göre değişiyor. Çok doluysan haftada bir ama çok dolu değilsen haftada iki üç gün spor salonuna gidiyorsun.
– Özcan Deniz: Bende de öyle.
◊ Bu soru Özcan’a… Filmde canlandırdığın Cemal’in, kaz ayaklarına botoks yaptırdığı bir sahne var. Sen de botoks yaptırıyor musun?
– Özcan Deniz: Hayır. Hiç öyle şeyler yapmadım, yapmayacağım da.
◊ Neden?
– Özcan Deniz: Botoks yüzün bir kısmını felç ediyor. Bu da oyuncu için dezavantaj. Kamera karşısındaysanız bütün mimikleriniz, çizgileriniz kıymetli.
◊ Cemal’de senden ne kadar var?
– Özcan Deniz: Ben de ara ara Cemal gibi “ne yapıyorum” diyorum. Çok yoğun çalışıyorum, bunun avantaj mı dezavantaj mı, doğru mu yanlış mı olduğunu kendi içimde sorguluyorum. Belki bir şeyleri azaltmak, küçültmek, bir saatten sonra daha minimal şeylerin peşinde koşmak gerekiyordur. Bu düşüncelerin yansıması olabilir Cemal. Yoksa köklerle ilgili pek benzer tarafımız yok. Ben Cemal kadar köklerini reddetmiş biri değilim.
İKİNCİ ŞANS İSTEMENİN YAŞI BAŞI OLMAZ
◊ Nurgül, sende ne kadar var Yasemin’den?
– Nurgül Yeşilçay: Her kadın kadar benzerliklerimiz var ama Yasemin çok fazla geçmişle yaşıyor.
◊ Sen geçmiş geçmiştir mi diyorsun?
– Nurgül Yeşilçay: Ben o kadar geçmişle yaşamayı sevmiyorum. Hep ileriye bakmak, şimdiyi yaşamak lazım. Yıllar geçmiş ama hâlâ eski kocasının yaşattıklarının etkisinden çıkamamış naif bir karakter Yasemin…
◊ İkinci bahara inanıyor musunuz?
– Özcan Deniz: İkinci baharlık bir yaşta değilim. Öyle bir zaman geldiğinde yanıt verebilirim belki. İkinci bahar herhalde daha yaşını başını almış insanların durumu… Ama şans evet. Çünkü hep bir şeyleri berbat ediyoruz. Hayat eskisi gibi sakin gitmiyor, ritmi çok yüksek. O yüzden arada birçok şeyi heba edebiliyoruz. Bunu isteyerek yapmıyoruz. Dillendirmesek de içten içe bir şans daha isteyebiliyoruz. Elbette düzeltsem dediğimiz şeyler var. İkinci şans istemenin yaşı başı olmaz.
◊ Hiç ilk şansı kullanamadığınız, berbat ettiğiniz oldu mu?
– Özcan Deniz: Tabii canım bu dişlilerin arasında çok insanı harcamışımdır, üzmüşümdür. Ama bunu isteyerek, kasten, düşmanca asla yapmadım.
◊ Neden yaptın peki?
– Özcan Deniz: Bilmiyorsun.
– Nurgül Yeşilçay: Sonradan anlıyorsun.
– Özcan Deniz: Evet. Ben yaptım da biri bana yapmadı mı? Biz de birçok kişi tarafından harcandık, üzüldük, kırıldık.
◊ Yok canım. Kadınlar aşk konusunda erkekleri o kadar da kırıp dökmüyor.
– Özcan Deniz: Yapmaz olurlar mı ya? O kadar temize çekmeyin kendinizi. Erkeğin bunu yaşayışıyla kadının yaşayışı farklı. Erkeğe dışarıdan baktığın zaman bunu yaşamıyor gibi düşünebilirsiniz. Erkek kapıyı kapatıp tek başına kaldığı an daha acı bir dram yaşıyor. Erkeğin aşk acısı daha büyük.
◊ İnanalım mı Nurgül?
– Nurgül Yeşilçay: Erkek olmak da zor. Bir sürü toplumsal baskı… Düşünsene çapkın olmak zorundasın. Bir zorunluluk yani. Öyle olmasa arkadaş grubuna giremiyorsun vs…
◊ Ayrılanlar, boşananlar, ilişki yürütemeyenler. Neler oluyor? Nedir doğru gitmeyen günümüz ilişkilerinde?
– Özcan Deniz: Normalde erkek ve kadın birbirini tamamlayan iki canlı. İkisi de eksik. Ama şimdi ikisi de tam olmaya başladı. Bir erkeğin artık tek bir kadına, bir kadının tek bir erkeğe ihtiyacı olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Eksik hissetmiyor kimse kendini. Zevksiz, tatsız bir şeye dönüştü ilişkiler.
– Nurgül Yeşilçay: Bu son dönemde çok konuşulan bir konu ama ben buna tam olarak inanmıyorum. Aşkın her dönem var olacağını düşünüyorum.

Erkeğin aşk acısı daha büyük dram

NEJAT’I GALAYA ÇAĞIRDIM, “BENİ UTANDIRIRSIN” DEYİP GELMEDİ

◊ Nurgül, bir anne olarak filmde canlandırdığın Yasemin karakterinden ne farkın var?
– Nurgül Yeşilçay: Bende de bir kontrol manyaklığı, takıntısı var ama Yasemin’den farklıyım.
◊ Facebook’a falan yazdıklarını kontrol ediyor musun?
– Nurgül Yeşilçay: Hayır. Ben kontrol etmiyor, direkt biliyorum. Yasemin’den daha tehlikeliyim. Her şeyi ona bırakmış gibi yapıyorum ama her şeyden haberdarım. Daha psikopatça.
◊ Ergenlik dönemi nasıl geçiyor Nejat’ın?
– Nurgül Yeşilçay: Bence çok eğlenceli. Sivilcesi çıktığında çok sevindi! Geçenlerde de “Anne, sesim biraz daha kalınlaşsın YouTube kanalı açacağım” dedi.
◊ Kız arkadaş durumu var mı?
– Nurgül Yeşilçay: Şu an yok. Bu arada galaya davet ettim Nejat’ı, “Sen beni utandırırsın, gelmem” dedi.

“HADİ ÖZCAN PATLAT BİR ŞARKI DİYORUZ”, ONU BİLE YAPMIYOR

◊ Özcan, sahnelerden uzaksın, gelen işleri kabul etmiyorsun. Bundan sonra hiç şarkı söylemeyecek misin?
– Özcan Deniz: Sahne özlemi henüz kendini göstermedi. Bir yerde kaşıyacaktır ama… Müzikten ve stüdyodan kopmak gibi bir niyetim yok.
◊ Filmde şarkı söyledin ama?
– Özcan Deniz: Neredeyse bütün filmlerimde bu yönetmenin müzisyen bir kimliği var duygusunu vermeye çalışıyorum.
– Nurgül Yeşilçay: Yok be, film çekerken “Hadi Özcan patlat bir şarkı şarkı” diyoruz, onu bile yapmıyor.

DOĞRU ANNEYİ ARIYORUM

◊ Çocuk özlemin var mı Özcan?
– Özcan Deniz: Çok. Bazen insanların kucağında çocuk görünce kendimi dalıp giderken yakalıyorum. 3-4 senedir böyle bir isteğim var. Biyolojik bir şey mi onu bilmiyorum ama çocuğum olsun duygusu ağır basmaya başladı, doğru anneyi arıyorum.
◊ Filmdeki gibi biri çıksa karşına, “Ben senin oğlunum” dese ne yaparsın?
– Özcan Deniz: Tabii ki o an boynuna atlayamam. Zaman içinde tanıyıp hayatıma dahil etmeye, hayatına dahil olmaya çaba gösteririm. Asla kapı dışarı etmek ya da kabullenmeme gibi bir şey olmaz.

HUZUR İSTİYORUM ARTIK, ÜŞENİYORUM KAVGA ETMEYE

◊ Nurgülcüm, sevgilin senin yanında başka bir kadına baktığında ne yaparsın?
– Nurgül Yeşilçay: Yolarım (gülüyor). Yok be ne yapacağım, oturup dedikodu yaparım.
– Özcan Deniz: Nasıl baktığı ile alakalı bence. “Of be yavrum” demediği sürece herhalde bir erkeğin bir göz kaçamağı çok da bela olmamalı başına. Yanındakine de belli etme mümkünse.
◊ Biz yemiyoruz ama.
– Nurgül Yeşilçay: Sen yemiyorsun, ben yiyorum valla. Onunla mı uğraşacağım? Çok üşeniyorum kavga etmeye.
◊ Senin sanki sürekli dalarmışsın gibi bir halin var Nurgül…
– Nurgül Yeşilçay: Yok be, daldım mı ayrılırım ben zaten. Çok üşeniyorum kavga etmeye. Burama kadar gelmediği sürece kavga etmem. Huzur istiyorum.
– Özcan Deniz: Hah, işte yaşlandığının kanıtı. Baktım Instagram’da 40 yaş doğum gününü kutluyor. Tamam, kıvama gelmiş dedim.

KADINLAR DİDİŞEN MASKÜLEN ADAMLARA İLGİ DUYUYOR

◊ Sen seviyor musun kavgayı Özcan…
– Özcan Deniz: Ben didişmeyi severim. Didiştikçe birçok şey yerine oturuyor.
– Nurgül Yeşilçay: Ya sen de… Benimle hiç didişmiyorsun mesela…
– Özcan Deniz: Seninle niye didişeyim kız? Siz kadınlar her ne kadar idealinizdeki erkek diye bir şeyler anlatsanız da aslında onun tersi yöndeki erkeklere ilgi duyuyorsunuz. Ben buna inanıyorum. Biraz didişen, biraz maskülen, erkeksi, varlığını size hissettiren erkeklere daha çok ilgi duyuyorsunuz. Sakin, her şeye tamam canım, bebeğim diyen adam üç-beş ay iyi de, bir sene sonra çok tatsız bir adama dönüşebilir kadının gözünde. Kavga edip barışmak da tazeliyor ilişkiyi bazen. Alışkanlık haline gelirse kötü tabii.
◊ Bir önceki filmde lahmacun muhabbeti vardı. Bu filmde de güzel yemekler yapıyorsun. Bundan sonra her filmde yemekle ilgili bir şey olacak galiba…
– Özcan Deniz: Yemek yapmak benim için zevk.

SARIP SARMALAYIP İÇİNİ KURUTUP ÖLDÜRÜYORMUŞ

◊ “Aşk zararlı ama güzel” demiştin sen bir önceki röportajımızda. Hâlâ aynı şeyi düşünüyor musun?
– Özcan Deniz: Evet. Aşk depresif ve travmatik bir şey.
– Nurgül Yeşilçay: Hastalık diyorlar ya.
◊ Hastalık olduğunu düşünüyor musun?
– Nurgül Yeşilçay: Ama asıl açılımı hastalıkmış. Ağacı sarıp sarmalayıp onu öldüren bir bitkinin adıymış. Sarıp sarmalayıp içini kurutup öldürüyormuş. Bilimsel konuşuyorum.
◊ Peki işi gücü aşk için bırakır mısınız?
– Özcan Deniz: Azaltırım ama bırakmam.
– Nurgül Yeşilçay: Ben de gıcık ve feminist söylemle; hayatta bırakmam! Ben aşkın yerine işimi koymuşum. Gerçek aşkım işim.

AŞK DÜNYANIN EN TATLI ŞEYİ

◊ Aşka inanıyor musun?
– Nurgül Yeşilçay: Çok.
◊ Âşık mısın şu anda?
– Nurgül Yeşilçay: Yok ya. Olunca inanıyorum ama, umudum var. Aşk dünyanın en tatlı şeyi.
◊ Özcan, sen?
– Özcan Deniz: Aşk var tabii ki ama âşık değilim. Kendime bazen “Acaba o reflekslerini mi kaybettin, neden kimseye âşık olamıyorsun?” diye soruyorum. Sonra bakıyorum ki aileme âşığım, işime âşığım, hayatıma âşığım. Demek ki âşık olabiliyorum. Önemli olan âşık olabileceğin birine rastlamak.

Yazının Orjinali

O inekler kurtuldu, ya diğerleri!

Tüm dünya
Yeni Zelanda’da deprem sonrası bir çayır adacığında mahsur kalan üç ineğe kilitlendi,
acıdı, kurtulsunlar
diye dualar etti.
İnekler için seferberlik ilan edildi.
Ve sonunda iyi haber geldi, inekler çayır adacığının etrafı kazılarak kurtarıldı.
Her şey iyi güzel, ben de çok sevindim o ineklerin kurtulmasına.
Ama ya diğerleri?
Gözümüzün görmediği, kulağımızın duymadığı, tenimizin hissetmediği, umurumuzda olmamaya devam ediyor.
Üç maymunu oynamaya devam yani.
Et sektöründe acımasız sömürü sürmekte.
O üç inek için seferber olan insanoğlu, sofrasına gelen et için diğer ineklerin, koyunların ne işkenceler çektiğini, bırakın çayır adacığına, çimene bile basmadan mezbahaya gittiklerini görmezden geliyor.
Aslında gerçekten de görmüyor, sofrasındaki lezzetli etin ardındaki işkenceye kafasını çeviriyor.
En ünlü vejetaryenlerden, Paul McCartney’nin eşi Linda McCartney’nin cümlesini hatırlatmak isterim: “Eğer mezbahaların camdan duvarları olsaydı herkes vejetaryen olurdu…”

Nurgül ve Özcan’ın kimyası

Özcan Deniz ve Nurgül Yeşilçay’ı 13 yıl sonra bir araya getiren “İkinci Şans” filmine benden tam not.
“İkinci Şans”, tam da bizim yaşların filmi.
Aşkın, sevginin, ilişkinin değerinin arandığı, anlaşıldığı ama kâh bulunduğu, kâh teğet geçildiği 30’lu, 40’lı yaşlar.
Aklı bir karış havada, gözü ise genç kızlarda olan tipik ve hayli sinir bozucu orta yaş erkeğinin yolunun yaşına, kafasına, tarzına uygun bir kadınla kesişmesini konu alıyor Özcan Deniz’in yazdığı hikaye.
Ve işte gelsin aşk.
Beni filmde en çok kadın tarafının hayatında ne istediğini bilmesi ve yolundan dönmemesi etkiledi.
“İkinci Şans”tan bir ders çıkarmak gerekirse o da şu olur; erkek karşısında kararlı duran, yelkenleri hemen suya indirmeyen, kendini iyi tanıyan, istekleri, mutluluğu konusunda ısrarcı olan kadın kazanıyor.
Daha fazla detay verip filmin tadını kaçırmadan son bir not:
Nurgül ve Özcan’ın birlikte enerjilerini seviyorum ben.
Hani hep bir kimyadan söz edilir ya ikililer arasında.
İşte o kimyanın en alâsı var aralarında.

Ansiklopediye giren Türk

Geçen hafta Kubat’la karşılaşmıştık Contemporary İstanbul’da.
“Al Ömrümü” diye sarıldık, kucaklaştık.
O müthiş şarkıdan beri birbirimize böyle takılıyoruz.
Askerlik arkadaşıyla tanıştırdı.
Bütün kışlayı beraber boyadıkları askerlik arkadaşı Barış Sarıbaş’la.
Ne alâka diyeceksiniz; anlatayım…
Contemporary Piramid’de çalışmalarını sergileyen Barış Sarıbaş, Fransa’nın önemli gazetelerinden Le Monde’un hakkında belgesel yaptığı bir sanatçı.
Dünya çapında pek çok koleksiyonda eserleri var.
İtalya’da geçtiğimiz hafta üzerinde titizlikle çalışılan Percorsi D’Italia 2016 Çağdaş Sanat Ansiklopedisi’nde ilk Türk çağdaş sanatçı olma başarısını gösterdi.
Art Taipei’de sergisi açıldı.
Barış’ı tebrik ediyorum, takipte kalmaya devam.

Yazının Orjinali

Klinik hiperaktiftim tedavi gördüm

◊ Instagram’da gördüm, artık sen de bir köpek babasısın. Nasıl başladı birlikteliğiniz?
– Bize 1,5 aylıkken geldi. Anne sütünden kesildiğinden emin olunca Bursa’daki bir köpek çiftliğinden aldım. Hemen veterinere götürdüm. 700 gramdı. En iyi mamalar, suyuna bazı bitkisel destekler… İki buçuk hafta sonra yine götürdük, 2.1 kilo olmuştu.
◊ Neden Jack Russell?
– Benim jenerasyonumda böyle bir şey var. Herhalde çocukken izlediğimiz “Maske” filminin etkisi. Bir de “101 Dalmaçyalı” filmi vardı, o zaman da Dalmaçyalı alırdı herkes.

Klinik hiperaktiftim tedavi gördüm
◊ Adını neden Fadik koydun?
– Bilmiyorum. Normal köpek isimleri sevmiyorum.
◊ Filmde pek çok sahnede seni fotoroman ve çizgi roman okurken görüyoruz. Gerçekte de okur muydun?
– Okumazdım. Zamanımda yoktu. Biraz daha yaşım ilerlediğinde lisede falan Marvel’ın çizgi romanlarını okurdum. Orijinalleri bulurdum hem de… Anime izlemeye o zaman başladım.
◊ Favorin hangisiydi?
– “Maske”yi severdim. Bizim zamanımızda “Batman”, “Spiderman”, “Süpermen” arka arkaya yayınlanırdı. Hepsini izlerdim.
◊ Nasıl bir çocuktun? Çok hareketli olduğunu bilmeyen yok gerçi…
– Olması gerektiği gibi bir çocuktum aslında. Çocuksun, yaramaz olmak zorundasın bence. Çocuk sakinse, usluysa orada doğru olmayan bir şey vardır. Annemle babamın çok fotoğrafı var beni ayaklarında sallarken. Uğraştırmışım yani. Ben klinik hiperaktifmişim. İlaç tedavisi görecek kadar.
◊ Var mıymış hiperaktifliğin tedavisi?
– Yok. Bir koşsun gelsin gibi yöntemler uygulamışlar ya da çok çaresiz kaldıklarında ilaç vermişler.
◊ Veteriner “Fadik seni ısırdığında sen de onun kulağını ısır” demiş. Dişe diş kana kan yani!
– Evet ama bu uyarı anlamında bir şey. Mesela yanlış yere tuvaletini yaptığında, kulağından tutup götürmek gibi. Anneleri hep kulağıyla eğitim verdiği için veteriner de “Ona her zaman kulağıyla bir şeyler öğretmen lazım” dedi.
KULAĞIMI ÇEKME KOCAMAN OLDU!
◊ Filmde de dayak meselesi konuşuluyor. Baban sana hiç tokat attı mı ya da kulağını çekti mi?
– Onunla ilgili çok komik bir anım var aslında. Benim de kulağımı çekerlermiş. Bir gün hatırlıyorum, annem kulağımı çekerken eline vurmuştum “Kulağımı çekme, kocaman oldu” diye. Gayet net hatırlıyorum, gülüyordu. Bir daha çekmedi.
◊ Ne oynardınız en çok çocukken?
– Mahallede top oynardım.
◊ Futbolcu olmak mı istiyordun?
– Hiç öyle bir halim yoktu ama bir dönem gerçekten astronot olmak istiyordum. Ortaokula kadar bunun hayalini kurdum. Sonra babam idolüm olmaya başladı, onun işini devam ettirmek istedim. Babam mobilyacıydı benim. En son oyunculukta karar kıldım.
◊ Ailen nasıl karşıladı?
– O tarz meslekler sabah 9 akşam 5 değil ya, riskli gördüler önce. Sonra hayattan ne beklentim var gibi kendi kendimi sorgulama sürecine girdim. Öyle gelişti olaylar.
◊ Bu kadar hayal kurmuş, sonra İTÜ’de Gemi Makineleri Mühendisliği okumuşsun. Deniz sever misin?
– Çok severim ama oraya gitmeden önce bunun denizcilik olduğunu bilmiyordum. Zaten bir gördüm üniformalar, disiplin kuralları, şaşırdım. Kaptan ve çarkçıbaşı yetiştiriyorlar. Bunu istemediğimi fark ettim. Sefere git, altı ay gelme, çok zor. Ben o işe girmek, hayatımı buna adamak istemedim.

Klinik hiperaktiftim tedavi gördüm
SAÇLARIM BEYAZLIYOR AMA BOYAMAYI DÜŞÜNMÜYORUM
◊ Saçların hep böyle dikkat çekiyor muydu?
– Hep böyle bir muhabbet var. Herkes bana saçların çok güzel diyor ama ben ‘saç’çı biri olmadım.
◊ Ne zaman fark ettin yakışıklı olduğunu?
– Biri bana “Çok yakışıklısın” dediğinde de hâlâ utanıyorum. Asla aynaya bakıp da “Ne yakışıklıyım” demedim.
◊ Saçların için özel bir bakım yapıyor musun?
– Hayır. Fön de yok. Sadece iyi bakıyorum saçlarıma. Öndeki beyazlar da doğal.

◊ İleride boyar mısın saçlarını?
– Hayır. Düşünmüyorum.
◊ Babanın saçları nasıl?
– Onun saçları lisede beyazlamış. Bembeyaz olmuş. Irsi sanırım.
◊ Profesyonel anlamda hayatının dönüm noktası ne?
– Galiba “oyuncu olmak istiyorum”a karar vermek başlı başına bir dönüm noktası. Madem oyuncu olacağım, bunu iyi yapmak zorundayım. O yüzden bunun eğitimini almam lazım diye önce eğitime yöneldim. Modellik teklifleri de geliyordu ama o işe girmedim.
◊ Hiç modellik yapmadın mı?
– Hayır. Oyunculukla ilgili tüm derdim. Oyunculuğa insan bilimi olarak bakıyorum. Her rolde kendi içimden bir şey paylaşıyorum ya da ben yeni bir şeyler öğreniyorum.
◊ Bir önceki filminde Özcan Deniz’le çalıştın. Şimdi Yılmaz Erdoğan’la.
– Özcan’ı abi gibi görüyorum. “Sevimli Tehlikeli” filminin bendeki yeri apayrıdır. Çok güzel bir tekstti, Özcan çok iyi yönetti. O benim bebeğim gibi bir şey.
METROBÜSE DE BİNERİM KİBİRLİ İNSAN SEVMEM
◊ Özel hayatın sana kalsın diye sosyal hayatından fedakarlık ediyor musun? Önlem alıyor musun?
– Hayır. Zaten gece hayatım yok. Evimi seviyorum, alkol, sigara kullanmıyorum. Ama onun dışında tabii ki gündelik hayatımda dışarı çıkıyorum, mesela mahallemin esnafını çok seviyorum. Onlardan alışveriş yapıyorum. Yürüyüş yapmak istediğim zaman Rumelihisarı’ndan Bebek’e doğru değil de Yeniköy tarafa doğru yürüyorum.
◊ Dışarı çıkmayı sevmiyorsan evde neler yapıyorsun peki?
– Dışarı çıkmayı severim aslında. Yurtdışına çok giderim. Babam Hollanda’da yaşıyor. Onu ziyaret ediyorum. Almanya’da yaşayan arkadaşlarım var, onların yanına gidiyorum. Onun dışında İzmir’e gidiyorum. İstanbul’u da seviyorum.
◊ Bir ara “metroya, metrobüse biniyorum” diyordun, hâlâ toplu taşıma kullanıyor musun?
– O zamanlar mecburdum. Şimdi de mecbur kalırsam binerim. Çünkü tiyatro Kadıköy’de. Setim var. Set 6’da bitiyor, oyun 8.30’da başlıyor. Trafik diye de bir gerçek var. En garantisi ne bu durumda; metrobüs ya da vapur. Beni zaten vapurda, metrobüste yakaladılar hep haber yaptılar. Bunda ayıp bir şey yok ki. Ben seviyorum insan içine karışmayı. Kibirli değilim, sevmem kibirli insanları.
◊ Portekiz’de geçen yıllarında kafes dövüşü yapmışsın. Hâlâ dövüş sporlarıyla ilgili misin?
– Bir sürü dövüş sporuyla ilgilendim. Ama en çok Jiu-Jitsu’yu sevdim. 5 sene profesyonel olarak yaptım.

GERÇEK SEVGİ VARSA MESLEĞİN ÖNEMİ YOK

◊ Tango yapıyor musun hâlâ?
– Ah, çok özledim. Eskiden daha çok yapıyordum. En son 3-4 yıl önce Cihangir’de bir yere gitmiştim. Severim ben tangoyu.
◊ Twitter’da “El kadar bebeye Şükrü ismi konur mu, ne yaptın baba, dağ diktin önüme” demişsin.
– Evet, dedim. İsim önemli bence. Neyse ki artık bunu kırdığımı düşünüyorum. İlk zamanlar “Şükrü, dede ismi” derlerdi. “Sen Can, Kerem olurmuşsun” gibi şeyler diyorlardı. Dedemin ismi, Allah rahmet eylesin. Çok severdim dedemi. Aslında o yüzden Şükrü ismini taşıdığım için gururluyum.
◊ “Birlikte olduğum kadının hayatına tek müdahalem, ona olan desteğimdir” diye de bir açıklaman var. İlişkilerde insanların birbirine karışmasını kızar mısın?
– Herkes bir birey, çok müdahale edilmemesi lazım.
◊ Oyunculuk, ilişki yürütmek açısından zor bir meslek mi?
– Gerçek sevgi varsa mesleğin hiçbir önemi yok.
◊ Dizi projesi var mı yakında?
– Güzel bir işle döneceğim.

Klinik hiperaktiftim tedavi gördüm

DUBLÖR YAPABİLİYORSA BEN NEDEN YAPMAYAYIM

◊ Her film ve her karakter bir yolculuk aslında. Şimdiki filmde yol nereye gitti, ne değiştirdi hayatında?
– Ben sırtımı yönetmene dayadığım zaman daha özgürleşen bir oyuncuyum. O yüzden Yılmaz Erdoğan’la çalışmak bana çok şey kattı. Hakikaten usta. O çıraklıktan çok şey öğreniyorsun. Onun dışında böylesine bir projede yer almaktan çok mutlu ve gururluyum.
◊ Nehre atlama sahnesinde dublör kullanmadın mı?
– Kullanmadım.
◊ Daha ne kadar dublörsüz devam edeceksin?
– “Sevimli Tehlikeli”de de aynı şey olmuştu. O yapabiliyorsa niye ben yapmayayım duygusuna giriyorum her seferinde. Böyle gider herhalde.

Yazının Orjinali