Aileye hoş geldin Pepe

Her zamanki gibi haklı çıktı.
Ben Beşiktaşlı olmaktan, o deliliklerden hep keyif aldım.
Kah İnönü’de, kah deplasmanda, kah dün sabahın köründe olduğu gibi havaalanının dış hatlar çıkış kapısında o çılgın taraftarla tek yürek oldum.
Beşiktaş’ın yıldızı Pepe’yi karşılamak üzere, sabah saat 03.30’dan itibaren Atatürk Havalimanı dış hatlar terminali çıkış kapısında toplandık.
Davullu zurnalı, bol tezahüratlı iki, üç saatlik bir bekleyiş.
Pepe Beşiktaş’a gelmez diyenlerle dalga geçercesine.
Ertesi gün uykusuz işe gideceğimizi bile bile.
Sesler kısılana kadar bağırarak, şarkılar söyleyerek.
Çok güzel ve özel bir sabahlamaydı.
Kartal armalı özel uçakla alana inen Pepe’nin İstanbul’a gelişi saatlerce sosyal medyada gündemin zirvesinden inmedi.
Real Madrid’in Portekizli yıldızı Pepe artık İstanbul’daydı, Beşiktaş’taydı.
Benim karşılama anında attığım tweet’lerin altına yazılan birkaç cevap ve Pepe’ye attığım tweet’i sizinle paylaşmak istiyorum.
Önce bana yazılanlardan birkaçı:
“Sabahın köründe sen de mi oradasın, helal”…
“Manyaksın e Beşiktaşlısın”…
“Kralll”…
“Hep bir delilik seziyordum sende, meğer sen de biz deli Beşiktaş tayfasındanmışsın, helal olsun”…
“İlk defa bir ünlünün bir futbolcuyu karşıladığı görüldü, kadın hem bu kadar güzel hem de bu kadar tutkulu olur mu”…
“Yaşasın tam bağımsız ruh hastaları”…
Bu güzel, esprili, özgürlükçü, hınzır yorumları yazan tüm tayfaya teşekkürler.
Ve işte bu da taraftarla alanda çektiğimiz fotoğrafı ekleyerek Pepe’ye attığım, bizi anlatan tweet: “Dear @officialpepe, this is who we are… Welcome to the family…”
Aileye hoş geldin Pepe..

Mülteciler festival iptal ettirdi

Hani şu son zamanlarda tırmanan Suriyeliler sorunu var ya.
Suriyeli mültecilerin plajdaki taciz görüntülerinden sonra başlayan “Suriyeliler evine dönsün” kampanyalarına Demet Akalın gibi ünlü isimler de destek verince olay iyice alevlendi.
Ama sanmayın ki bu konu sadece bizim ülkemizde tartışılıyor.
Mülteci sorunu bize özel değil.
İsveç’in en büyük müzik festivallerinden Bravalla, bu yıl yaşanan cinsel taciz ve tecavüz şikayetleri nedeniyle iptal edildi.
Seneye yapılmayacak.
İsveç Başbakanı Stefan Löfven tecavüz ve tacizleri “iğrenç” olarak nitelendirdi.
Bu yılki festivalde polise gelen cinsel saldırı şikayeti sayısı hayli fazla: 4 tecavüz, 23 cinsel taciz vakası var.
Ve sadece Bravalla değil, Avrupa’daki çeşitli festivaller sırasındaki tecavüz ve cinsel tacizleri yaptığı iddia edilenlerin çoğunluğu mülteci.
Polisin karmaşa çıkmaması için olayların üstünü örttüğü de iddia ediliyor.
İsveç, Avrupa’nın en çok mülteci kabul eden ülkelerinin başında geliyor.
Ve bu son olaydan sonra tüm engellemelere rağmen orada da yabancılar dışarı kampanyaları başlamış durumda.
Bu sorunun çözümü tabii ki insanları ülkeden atmak olmamalı.
Ama mülteci alımlarına bir sınır, bir denetim, eğitim odaklı bir entegrasyonun şart olduğu da bir gerçek.

Yazının Orjinali

Sessiz havai fişekler

Sağırlığa, ölümlere yol açtığını biliyoruz.
Ama ne yaparsak yapalım, ne kadar söylersek söyleyelim insanlar havai fişeklerin gökyüzünde yarattığı ışık şovundan vazgeçemiyor.
E o zaman alternatiflere bakmak lazım.
Ki dünya artık yavaş yavaş bu alternatiflere geçiyor.
Sessiz havai fişeklere.
İtalya’da kullanılmaya başlanan sessiz havai fişekler bugün, yani 4 Temmuz Bağımsızlık Günü kutlamalarında Amerika’nın bazı bölgelerinde de kullanılacak.
Yani bu 4 Temmuz’da bazı kutlamalar yine görkemli ama daha az tehlikeli ve çok daha çevreci olacak.
Bebekler, yaşlılar rahatsız olmayacak, insanlarda duyma kaybı yaşanmayacak, hem evlerdeki hem vahşi doğadaki hayvanlar korkmayacak, ölmeyecek.
Sessiz havai fişeklerin, diğerlerine göre çok daha renkli görüntülere sahip olduğunu da yeri gelmişken hatırlatayım.
Bizde de festival sezonu açıldı bildiğiniz gibi.
Belediyelerden ricam ya bu sessiz havai fişeklerden kullanmaları ya da hiç bu işe girmemeleri.
Aksi halde başta ben olmak üzere tüm hayvanseverlerin ciddi tepkilerine hazır olsunlar.
Havai fişeklerden daha fazla gürültü yapabiliriz.

Cansel Elçin’den yardım eli

Pazar gecesi İzmir’de çıkan yangın Şopengazi barınağına yaklaşırken hepimizin yüreği ağzına geldi.
Demir parmaklıklar arkasındaki hayvanlar diri diri yanacaklar mıydı?
Türkiye’nin en hayvansever ve çevreye duyarlı oyuncularından olan Cansel Elçin aradı beni. Endişelenmiş.
Kısa süre önce kaybettiği rahmetli babası adına Tire’de yaptırdığı barınağa köpeklerin bir kısmını alabileceğini söyledi.
Neyse ki gerek kalmadı. Ben bu yazıyı kaleme alırken yetkililer yangının kontrol altına alındığını açıklamıştı.
Cansel şu sıralar babasının barınağını iyileştirmek ve örnek bir yer yapmak için çaba harcıyor.
Bu konuya duyarlı olup, maddi manevi yardım edecek kişi, kurum ve kuruluşlar benimle irtibata geçsinler lütfen.
Yardım elini hep Cansel uzatıyor, bu kez de biz ona destek olalım.

Sıcaklar daha da artacak

İzmir yangını bunaltan sıcakların sonucu olarak çıktı karşımıza.
Umarım bu yaz başka yangın haberi almayız diyeceğim ama yaz aylarındaki orman yangını istatistiklerimiz hiç iç açıcı değil. Çoğu insan kaynaklı olan orman yangınlarının artmasının ve kolayca yayılmasının nedeni önüne geçilemeyen iklim değişiklikleri ve küresel ısınma.
Geçen hafta sadece Türkiye değil Avrupa’nın batısı, İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda da sıcaktan kavruldu.
Ve bu da İspanya’da 1500 kişinin evsiz kalması ve Portekiz’de 64 kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan yıkıcı orman yangınlarına yol açtı.
En kötüsü de eğer karbon emilimi seviyeleri böyle giderse bu sıcaklıkların önümüzdeki yıllarda daha da artacak olması.
Biz et tüketimini artırmaya (hayvan üretim çiftliklerinin karbon emilimine doğrudan etkisi var), ağaçları kesmeye, dünyayı betonlaştırmaya, kötü kullanmaya devam edelim.
Yakında nefes alamayacak hale geleceğiz.

Seviyorum

Çöp kutusu bulamayınca çöpü ellerinde taşıyanları…
Yaz aylarında her gün bir dakikalarını sokak hayvanlarına bir kap su bırakma işine ayıranları… Motosikletlilere saygı gösterip arada arabalarla bıraktıkları kadar mesafe bırakanları…
Plajlarda deniz yerine tuvaletleri kullanmayı tercih edenleri…
Seviyorum.
Hep böyle kalın…

Yazının Orjinali

Şeften menemen tarifi

Şimdikiler öyle hormonlu, öyle kocaman ve ne yazık ki öyle lezzetsiz ki…
Bodrum’daki Rixos’un içinde saklı bir köşede yeni açılan Chef’s Garden’a gidince çocukluğuma ve doğaya döndüm.
Otelin fenomen aşçısı Zafer ustanın elinden çıkan yemekleri tadarken kendimden geçtim.
Chef’s Garden, Maldivler’de sıkça rastladığım ve büyük ilgi gören, haftalar önce rezervasyon yaptırmayı gerektiren “kendin kopar, aşçınla pişir” modeli organik bahçeler konseptinde.
Burası için de önceden rezervasyon gerekiyor.
Bir yanı deniz, diğer yanı organik bahçe olan mekandaki sebzeleri dalından siz koparıyor ve Zafer ustaya teslim ediyorsunuz.
Sonrası ise Zeytin Dostu Derneği’nin gümüş madalyalı zeytinyağıyla yapılmış yemeklerle ziyafet.
Sofraya oturanlar Zafer ustanın yemek ve organik beslenme sohbeti eşliğinde 2,5 saate yakın kalıyorlar burada.
Menemeni şahane yapan babama ve size buradan bir de Zafer usta tarifi vereyim.
Soğan koymayacaksınız.
Püf nokta domatesi çok iyi ezmek.
Yumurtayı ise gereğinden fazla kullanmayıp, domates, yumurta dengesini iyi tutturmak, domatesi öne çıkarmak.
Afiyet olsun.

Şeften menemen tarifi

Ali Ağaoğlu’na ayıp etmeyelim

Dozunu kaçırmak diye bir şey varsa işte tam da bu.
Ali Ağaoğlu’nun jet-ski kazasından sonra sosyal medyada yazılanlara gerçekten inanamadım.
Çokça da ayıpladım.
Buraya yazmaya utanıyorum, siz Twitter’a Ali Ağaoğlu yazıp okursunuz.
Tamam yaptıklarını tasvip etmiyor olabilirsiniz. Tamam sevmiyor da olabilirsiniz.
Ki hem kadınları aşağılayan söylem ve davranışlarından hem de HAÇİKO’ya yardımı yıllardır geri çevirdiğinden dolayı ben de kırgınım kendisine.
Herkesin kendine göre bir Ali Ağaoğlu antipatisi vardır.
Ama bu ölümüne nefret söylemleri niye?
Kaza geçiren, ölümden dönen birine insan üzülür yahu.
Duyduğumda benim canım yandı.
Az şey mi kaburga kırığı…
Sosyal medya acımasızlığına karşıyım.
Allah kimsenin başına kaza, bela vermesin.
Geçmiş olsun Ali Ağaoğlu.
Tez zamanda sağlığına kavuşmanı diliyorum.
Umarım o arada bu kazadan sonra sen de aslında herkesten farklı olmadığını anlar, alçakgönüllü olabilmeyi, insanlara eşit davranmayı başarır, bazı değerleri keşfeder, bir üslup ayarı yaparsın.

Bodrum ve magazin muhabirleri

Bodrum’da magazin muhabiri arkadaşlarla uzun uzun sohbet ettim.
Bütün yazı sahil şeridinde geçirenler için “Oh ne güzel. Deniz, güneş, Bodrum, Çeşme, siz buna çalışmak mı diyorsunuz?” diyenler oluyor.
İşte onlara sesleniyorum.
Bu iş hiç de dışarıdan göründüğü gibi değil.
Ekipten biri çalılıkların arkasında ünlü bir pop yıldızının denize girmesini 2,5 saat hiç kıpırdamadan nasıl beklediğini anlattı; “Ben askerde bu kadar hazır olda beklemedim” diyerek.
O uzun bekleyişin sonunda ne olmuş dersiniz?
Dayanamamış gitmiş o ünlünün yanına, “Sizi denize girerken bikiniyle çekmek için saatlerdir saklanıyorum, hadi girin şu suya artık” demiş.
Bu samimi itirafa karşı aldığı cevap da aynı samimiyette olmuş tabii.
Ünlümüz “Keşke o kadar beklemeseydin” deyip ayağa kalkmış ve pozu vermiş.
Magazin muhabirlerinin yaz aylarındaki işi deniz, kum, güneş değil anlayacağınız.
Sıcaklarda herkes eğlenir, denize girerken onlar ellerinde makineler gece gündüz çalışıyorlar.
Allah hepsine kolaylık versin.

Yazının Orjinali

Bayramda Bodrum!

Daha doğru bir tespit olamaz sanırım.
Ben de konser vermek için yarından sonra Bodrum’a geçeceğim ama bayramın ilk gününü İstanbul’da geçirdiğim için şanslı hissediyorum kendimi.
Hani şu “İstanbul’dan gidenler geri gelmesin” kampanyası var ya…
Onu başlatanları çok iyi anlıyorum.
İstanbul’da trafik rahat, hava bile daha ferah, bol oksijenli, mis gibi.
Bodrum’dakiler de karşı kampanya başlatmış bu arada, “Gelenler bir an önce İstanbul’a geri gitsin, Bodrum’da trafik berbat” diyorlar.
İstanbul kalabalığı oraya göç edince neler hissettiklerini tahmin edebiliyorum.

Ah o toplu mesajlar

Bayram geldi ve eminim hepimiz
toplu mesaj sorunsalıyla karşı
karşıya kaldık.
Bir mesaj yaz, genel ifadelerle bayram kutla, toplu olarak telefon listene yolla. Ne kolay değil mi?
Alakalı, alakasız herkesten de kendilerini özel hissetmelerini bekle.
Öyle olmuyor işte.
İnsanlar anlıyor.
Ve emin olun artık o toplu mesajlara kimse cevap bile vermiyor.
Ya isimle, gerçekten istediğiniz yakınlarınıza gönderin o mesajları…
Ya da boşverin.
Boşu boşuna milletin telefon hafızasını işgal etmeyin.

Starlar ve eşleri

Eskiden şarkıcılar, pop starlar evli olduklarını saklardı.
Eski toprak pek çok şarkıcının eşlerini tanımıyoruz bile.
Hiç görmedik.
Hep gizlediler.
Ama yeni nesil farklı.
Eşleriyle her daim yan yanalar.
İşlerinde, konserlerinde…
Bakın Beren Saat, Kenan Doğulu’nun Harbiye Açıkhava konserinde kulisteymiş.
Konser sonrası el ele eve gitmeyi bekliyormuş.
Kenan’ın talihsiz sahne kazasında sahneye ilk koşanlardan biri o oldu.
Tarkan’ın Bakü dönüşünde de havaalanında eşi Pınar yanındaydı.
Demek ki Bakü konserine birlikte gitmişler.
Yeni dönem starların tarzı eşleriyle evde, işte, kuliste, seyahatte yan yana olmak.
Aynı Tarkan’ın yaptığı gibi elini tutmak ve bırakmamak.

Bayramda Bodrum

Yazının Orjinali

İlham kaynağı NASCAR pilotları

Renkli animasyonları, eğlenceli senaryosu ile hem küçüklere hem de büyüklere hitap eden bir film çünkü.
Ama “Cars 3”ün araba meraklılarını ilgilendiren bir başka özelliği daha var.
Film, biri tarihin ilk kadın pilotu olmak üzere NASCAR tarihine geçmiş üç önemli pilotun hikayesini anlatıyor.
Filmde Louise Barnstormer Nash adıyla tanıtılan karakter, “Yarışın First Lady”si olarak bilinen Louise Smith’in hikayesi.
1949 yılında Nascar’ı sadece izlemekle yetinmeyip yarışa katılan ilk kadın yarışçı olan Louise Smith, 7 yıllık Nascar kariyeri boyunca ailesinin yeni spor arabasını enkaza çevirmiş ama toplamda 38 yarış kazanmıştı.
“Cars 3”te kadroya yeni eklenen hızlı yarış arabalarından Hamilton’u Formula 1 pilotu Lewis Hamilton, Piston Kupası efsanesi Junior Midnight Moon’u Nascar efsanesi Junior Johnson olarak bilinen Robert Glenn Johnson seslendiriyor.
Karaktere hem ilham hem de sesini veren Johnson, 1950 ve 60’larda toplamda 50 Nascar yarışı kazanmanın yanı sıra kendi geliştirdiği “Junior Johnson Midnight Moon” markasıyla satılan yakıt ile de Nascar tarihine adını yazdırmış.
Filmin kararlı duruşu ve hiç vazgeçmeyen tutumu ile Piston Kupası’nın öncülerinden biri haline gelen Arabalar karakteri River Scott ise Nascar’ın zirve yarışı Grand National Series’i kazanan ilk Afro Amerikan yarışçı Wendell Scott’tan ilham almış.
Çocuklarıyla filme gidecek büyükler, bu dipnotları unutmasınlar.

Uyuşturucuda birinciyiz!

Türkiye ilk sırada diye başlayan haberler iyidir normalde, mutlu eder genelde.
Ama bu seferki öyle bir haber değil.
Pek bir üzücü.
Ajans Press’in haberine göre Türkiye, sentetik uyuşturucu kullanımına bağlı ölümlerde Avrupa ülkeleri arasında birinci.
BM Uyuşturucu ve Suç ile Mücadele Dairesi verilerine göre dünyada nüfusun yüzde 5’i, yani 250 milyon kişi uyuşturucu kullanıyor.
183 milyon kullanıcı ile esrar birinci sırada.
Onu amfetaminler izliyor.
Eroin ise Kuzey Amerika, Orta ve Batı Avrupa’da hızlı bir tırmanışa geçmiş durumda.
En kötüsü Türkiye’de de uyuşturucu kullanımı tehlikeli boyutlara erişti.
Birinci olduğumuz sentetik uyuşturucunun en yaygını olan bonzainin bu kadar çok kullanılmasının nedeni tabii ki kolay ulaşılır ve ucuz olması.
Tabloya bakınca, dünya çapındaki araştırmada birinci çıktığımız uyuşturucu konusunda bilgilendirme ve önlemler şart gibi görünüyor.
Özellikle okullarda kampanyalar yapılması, satış ve temin etme konusunun üzerine daha çok gidilmesi gerek.
Hiç hoş bir birincilikten söz etmiyoruz çünkü.

Ayşe Gökkuşağı Köprüsü’nde

Biz değerli bir yazarı, ben ise hayvansever bir dostumu kaybettim.
Ayşe Aral, nam-ı diğer Yetiş Ayşe, hayvanların da imdadına yetişen güzel kalpli bir hayvanseverdi.
Kah Beykoz Barınağı’na gider köpek sahiplenir, kah yolda bulduğu kediye sahip çıkar, kah yazılarıyla hayvan haklarına dikkat çekerdi.
Yalnızlığına, dertlerine en iyi gelenlerin hayvanlar olduğunu söyler dururdu.
Ben Ayşe’nin Gökkuşağı Köprüsü’nde, kaybettiği hayvanlarla buluştuğunu ve onlarla birlikte bizleri izlemekte olduğunu düşünüyorum.
Hiç merak etme arkadaşım, burada biz hayvanlara göz kulak olmaya, haklarını savunmaya devam edeceğiz.

Yazının Orjinali

İşte Ömer Koç’un tavsiyesi

Başta Ömer Koç olmak üzere tüm konuşmacıların ortak bir cümlesi ve tavsiyesi vardı yeni mezunlara: “Başarılı olmak istiyorsanız sevdiğiniz işi yapın…”
Kesinlikle doğru.
Bin küsur yeni mezundan kaçı gerçekten sevdiği işi yapacak bilemiyorum.
Ama en azından yaptıkları işi sevmeyi deneyeceklerini, olmazsa da sevecekleri şeylere yöneleceklerini tahmin edebiliyorum.
Hepsinde bu zekayı, bu özgüveni gördüm o gün.
Hava durumuna karşı tedbir alıp, velilerle birlikte yaklaşık 6 bin kişi için yağmurluk tedarik eden üniversite yönetimini de ayrıca tebrik ediyorum.
Bir başka tebrik de Anadolu Bursiyerleri programı ile durumu iyi olmayan başarılı öğrencilere burs ve okuma imkanı sağlayan mezunlar derneğine.
Belli bir gelir düzeyine erişen mezunların bağışlarıyla Anadolu’nun çeşitli illerinden gelen başarılı öğrenciler de Koç mezunu olabiliyor.
Tayga’nın da bir Koç mezunu olarak ileride Anadolu Bursiyerleri programına yardım edeceğinden hiç şüphem yok.

İşte Ömer Koç’un tavsiyesi

Balık tutmayı öğrettiler

Bizdeki yerel markalar ve yabancıların buradaki şubeleri pek hayırsever olmadığından böyle haberlere alışık değiliz, bilmiyoruz.
Ama normalde şirketlerin büyüklüğü, gücü, marka değeri kazandıklarının bir bölümünü hayır işlerine harcamalarından, dernek ve vakıflarla işbirliği içinde olmalarından geliyor.
Ve adam gibi şirketler bunu sık sık yapıyor.
Kazandığının bir kısmını ihtiyacı olanla paylaşmak, insanların da şirketlerin de boynunun borcu ne de olsa.
Bunun en güzel örneğini Toyota, kısa süre önce farklı bir yöntemle Amerika’da gerçekleştirdi.
Doğrudan para vermek yerine iş gücünü hizmet olarak vererek bir hayır kurumuna verimlilik bağışladı.
Yani balık vereceğine balık tutmayı öğretti.
Nasıl mı?
New York’ta bir aşevi gibi hizmet veren ve pek çok şirketten bağış alan The Food Bank normalde senede 1,5 milyon evsizi doyuruyor.
Toyota kendi mühendislerini buraya göndererek The Food Bank’in verimliliğini artırdı.
Kişi başına yemek için bekleme süresini 90 dakikadan 18 dakikaya, erzak çantası hazırlama süresini ise 3 dakikadan 11 saniyeye indirdi.
Dernek ve vakıflara fayda sağlayan, yardım eden her şirket değerine değer katıyor.
Toyota’yı tebrik ediyorum.

Köpekle vapura binemeyecek miyiz?

Yeter artık! Nedir bu hayvanların ve evcil hayvan sahiplerinin çektiği!
Köpekle deniz yolculuğu yapmak işkence haline geldi.
Yeni çıkan kurallara göre şehir içi vapurlarda köpeklere ağızlık takılması isteniyor. Yetmiyor gibi bir de kafese konulmaları gerekiyor.
Hem ağızlık tak, hem kafese koy.
Vapura köpeğinizle binmeyin diyorlar yani.
Arabanız yok diyelim, köpeğinizle karşıya bu şartlarda mı geçeceksiniz?
Ya da diyelim ki adaya gidiyorsunuz, bu mudur size ve köpeğinize reva görülen?
İDO’da İstanbul-Bandırma arasında evcil hayvan bölümünde seyahat etmeye zorlanan ve Bandırma’ya gelindiğinde öldüğü anlaşılan Sushi adlı köpek ayrı bir yazı konusu.
Çocuğunu kaybeden ailenin acısını paylaşıyor, davalarının arkasında olduğumu bilmelerini istiyorum.
Hep birlikte otopsi raporunun çıkmasını bekliyoruz.

Yazının Orjinali

Biri Katy Perry’yi gözetliyor

Bildiğiniz üzere şarkı ve albüm tanıtımları giderek zorlaşıyor.
Hem Türkiye’de hem de dünyada insanların ilgisini çekmek artık hiç kolay değil.
Bu da yaratıcı zeka ürünü yeni yöntemleri beraberinde getiriyor tabii.
Bakınız, kısacık saçlı yeni imajı eleştiri üzerine eleştiri alan Katy Perry son albümünü
tanıtmak için evden 48 saat boyunca canlı yayın yaptı.
Yani evin dört bir yanına yerleştirilmiş beş kamera ile Youtube üzerinden resmen kendini gözetletti.
Hatta sadece kendini değil evine çağırdığı ünlüleri de albüm tanıtımı için kullanmış oldu.
Ünlü şef Gordon Ramsey ile mutfakta yemek yaptı.
Cosmos’un sunucusu ünlü astrofizikçi Neil deGrasse Tyson’la sohbet etti.
Canlı yayını izleyenler o arada sık sık yeni albümün şarkılarını da dinlemiş oldu.
Katy Perry’nin bu son hamlesinden sonra, tanıtım ve PR konusunda “Var mı artıran!” diyorum.
Bu sorunun cevabını beklerken şunu da merak etmiyor değilim; bakalım bizde evini canlı yayınla gözetleten ilk ünlü kim olacak?

İki kişiyle film mi çekilir!

Adamlar iki kişiyle film çekiyor
Biz de ağzımız açık, heyecan içinde izliyoruz.
Yarın vizyona girecek olan Doug Liman imzalı “The Wall” filminden söz ediyorum.
“The Bourne Identity”, “Mr. & Mrs. Smith” ve “Jumper” gibi filmlerin usta yönetmeni Liman, Irak’ta aralarında sadece bir duvar olan bir keskin nişancı ile Amerikalı askerin gerilimli hikayesini anlatıyor.
Bu bir savaş değil, bir zeka oyunu filmi.
Sadece sesini duyduğumuz “Ölüm Meleği” lakaplı Iraklı keskin nişancı, Aaron Taylor Johnson’ın canlandırdığı Amerikalı askerle kedi fare oyunu oynuyor.
Susuz, yaralı, bitkin askere bir de psikolojik şiddet uyguluyor.
Aaron Taylor Johnson, tek başına filmi sırtlamış.
Doug Liman ile iyi bir oyuncu-yönetmen ikilisi oluşturmuşlar.
Bu hafta sonu, psikolojik gerilim ve savaş filmlerinden hoşlananlar “The Wall”a, animasyon sevenler ise haftanın bir diğer iddialı yapımı “Cars 3”e gidebilirler.

Bunları bilin

Kedinize Aspirin, köpeğe ise çikolata vermeyin.
Dokuz canlı olarak bilinen kedilerin mideleri sandığınızdan çok daha hassas ve bilinenin aksine insanlar için kullanılan ilaçlar onları kolaylıkla ölüme götürebiliyor.
Tatlıya bayılan köpeklere ise özellikle teobramin içeren çikolata asla yedirilmemeli.

Yazının Orjinali

Kadınlar daha güçlü

Nereden çıktı diyeceksiniz?
Şöyle; yapılan araştırmalara göre kadınlar hastalıklarla baş etme, uzun yaşama konusunda erkeklerden daha öndeler.
Geçmişten günümüze, dünya genelinde yapılan araştırmalar, kadınların erkeklerden 5-6 yıl daha uzun yaşadığını ortaya koydu.
Bu daha doğuştan gelen bir dayanıklılık.
Doğduğu gün ölen bebeklere bakıldığında, kızların yüzde 10 daha fazla hayata tutunan taraf olduğunu görüyoruz.
Anne karnında, plasentada bile kız bebekler daha torpilli.
Bu torpil yaşamı uzatma konusunda da etkisini gösteriyor.
Bu da demek oluyor ki evliliklerde kadın erkekten büyük olursa, birlikte yaşlanma şansları daha yüksek.
Diğer türlü kadınların son yıllarını yalnız geçirmesi kuvvetle muhtemel oluyor.
Not: Şu anda dünyada 110 yaşını geçmiş 43 kişi var. Bunlardan 42’si kadın!

Armağan Çağlayan yapar mı acaba?

Geçtiğimiz hafta Kanal D’nin projelerden sorumlu genel müdür yardımcısı görevine getirilen Armağan Çağlayan’ın teve2’de “Hepsi Bugün Oldu” adlı bir programı vardı.
Zamanında ben de konuk olmuş, ele aldığı konulara, işleyiş şekline, hızlı kurgusuna bayılmış, çok da keyif almıştım.
Sadece konuk olmaktan değil, izlemekten de keyif aldığım bir programdı.
Bitmesine üzülmüştüm doğrusu.
Hani diyorum, Kanal D’de başlar mı acaba?
Başlasa ne de güzel olur…

Ataşehir’den bir rica

Ataşehir Belediyesi’ne bağlı İnönü Mahallesi’nden acil yardım çağrısı aldım.
Bu yolda araçlar öyle hızlı gidiyorlarmış ki, çoluk, çocuk, kedi, köpek yoldan geçen herkes tehlike altındaymış.
İnönü Mahallesi sakinleri buraya kasis konulmasını istiyorlar.
Ben de aracı oluyorum.
Ataşehir Belediyesi sesimizi duyar sanırım.

Antalya’da fiyatlar

Çocukluk arkadaşım Seda Keskin bir süredir Antalya’da yaşıyor.
Beni de her gittiğimde gezdiriyor sağ olsun.
Bu kez Kundu bölgesinde genelde turistlerin alışveriş yaptığı dükkanları görelim dedik.
Her şey euro ile satılıyor.
100 euro’dan aşağı jean pantolon yok mesela.
Mağaza sahibine “Nereden alıyorsunuz bunları?” diye sordum.
İstanbul’a gelip Mahmutpaşa ve Sirkeci’deki dükkanlardan alıyorlarmış.
Burada 20 euro’luk pantolon orada turiste oluyor 100 euro.
Ama o turist de Antalya’ya o kadar ucuza geliyor ki, inanamazsınız.
Antalya-Londra arası 45 pound’a uçak bileti olduğunu biliyor muydunuz?
Biz İstanbul’dan Antalya’ya o fiyata uçamıyoruz!

Yazının Orjinali