Tyrion’dan gri kurt çağrısı

Öyle az buz bir artış da değil;
Amerika’da Sibirya kurdu satışı 8 katına çıktı!
Hatırlarsınız, “101 Dalmaçyalı”dan sonra petshop’lar, evler ve ne yazık ki sonrasında sokaklar Dalmaçyalı dolmuştu.
Aynı durum “Lassie” dizisi nedeniyle Collie cinsi köpeklerde de yaşanmıştı.
Şimdi ise Sibirya kurtları bu talihsiz neden-sonuç ilişkisini yaşıyor.
“Game of Thrones” izleyip, petshop ya da üretim çiftliklerine Sibirya kurdu almaya koşanlar, bir süre sonra bu hayvanlara bakamayacaklarını anlayıp onları sokağa bırakacaklar.
“Game of Thrones”un yıldızı, Tyrion Lannister rolündeki Peter Dinklage geçenlerde dizinin hayranlarına bu konuyla ilgili bir çağrıda bulundu.
PETA ile işbirliği yapan Dinklage, “Game of Thrones” izleyicilerine Sibirya kurtlarını satın almayı durdurma çağrısında bulundu.
Oynadığı diziden kaynaklanan olumsuzluğa karşı başlatılmış bir kampanyaya destek veren oyuncuyu tebrik etmek lazım.

Tyrion’dan gri kurt çağrısı

Game of Thrones’a sınırlama

Ortamlarda bir “Game of Thrones”dur gidiyor.
Herkes bir sonraki bölümde neler olacağını merak etmekte.
Bu aralar en tehlikelisi ise internette, sağda solda bir sonraki bölümde neler olacağıyla ilgili bilgi (spoiler) sızdırılması ve bunun sizin önünüze düşmesi.
İşte o anda tüm heyecan bitiyor.
İnternetten, sosyal medyadan kaçış yok,
peki spoiler’lardan kaçış olabilir mi?
Evet bu mümkün, en azından tehlikeyi azaltabilirsiniz.
Twitter’da, ayarlar bölümünden sessize almak istediğiniz kelimeler bölümüne bilgi almak istemediğiniz kelimeyi yazmanız yeterli.
Twitter, bunlarla ilgili tüm tweet’leri sizden gizliyor.
YouTube’da ise yorumları gizlemek için No Youtube Comments’i devreye sokabilirsiniz.
Chrome ve Safari’de Shut Up öneriliyor.
Firefox alternatifi ise Procon Latte Content Filter.
Google Chrome’a özel Unspoiler en faydalı uzantılardan.
Facebook’ta spoiler’lardan kaçmak isteyenler ise Social Fixer’ı kullanabilir.
Gazete ve köşe yazılarında spoiler görmek istemeyenlere ise tavsiyem, bu konuda duyarlı köşe yazarlarını tercih etmeleri.
Spoiler’sız bir hayat diliyorum.

Erkek civcivler kurtuldu

Kanatlı Et Üreticileri Merkez Birliği, bazı işletmelerin kâr edemedikleri için civciv üretimini durdurduğunu açıkladı.
Üzüldüm mü?
Hayır.
Sevindim tabii.
Çünkü aslında bu işletmeler birer işkence merkezi.
Buralarda dişi civcivler et ve yumurtaları için yaşatılırken (tabii ki kötü koşullarda, üst üste), erkek civcivler daha minnacıkken doğrama makinelerinde öldürülüyor.
Öldürme yöntemleri arasında canlı canlı öğütme, yakma, gazla zehirleme, ezme, poşetlerde nefessiz bırakma yer alıyor.
Ve bunlar yasal üstelik!
Erkekler bu yöntemlerle elendikten sonra da dişi hayvanların bedenleri esir alınıyor, doğadan ve doğasından uzak koşullarda sömürülmeye devam ediyor.
Kim bilir, işletmelerin kâr edememesi belki de yukarıdan gelen bir “Durun, sömürmeyin artık!” işaretidir.

Anadolu Ateşi ve Kodo

Sado Adası’nın kuzeyindeki Ogi kasabasında düzenlenen Earth Celebration Müzik Festivali, Japon davulu olarak bilinen taiko ustası Kodo grubunu tüm dünyaya tanıtıyor.
Bu ay içinde düzenlenen festivalin en güzel yanı, her yıl farklı müzisyenlerin Kodo’ya eşlik etmesi.
Keşke bizden müzisyenler, hatta dans grupları da bu festivale gidip Kodo ile sahne alsa.
Anadolu Ateşi mesela, Japon davullarıyla muhteşem bir şov ortaya koymaz mı?
Ya da Burhan Öçal, Kodo’yla bütünleşmez mi?

Yazının Orjinali

Bodrum sallanmaya alıştı

Şehirler de…
Bodrum depreme alıştı mesela.
Böyle cana, mala zarar vermediği sürece sallanmaktan kimse şikayetçi değil.
Adrenalin verdiği için ufak sarsıntılardan keyif aldığını söyleyenler bile var.
Tek sıkıntı denizin bulanıklığı.
Yer yerinden oynayınca deniz de karışıyor haliyle.
Siz “Deprem oldu, denizin dibindeki bakteriler açığa çıktı, denize girmeyin, mikrop kaparsınız diyenlere” de aldırmayın.
Ben daha deprem nedeniyle denizden hastalık kapanını görmedim.
Kısacası, Bodrum’da sallan yuvarlan, keyifler gayet yerinde.

Mersin’de 12 bin engelli

Mersin’de Tüm Engelli Hakları Koruma Derneği Başkanı Rojda İstegün ile tanıştım.
Kardeşi Down Sedromlu, babası ise 80 yaşında geçirdiği trafik kazası sonrası engelli olmuş.
Rojda Hanım hayatını sadece en yakınlarına değil, tüm engellilere ve onların haklarına adamış.
Mersin’de bilinen 12 bin engelli olduğunu öğrendim.
Ne yazık ki bunların sadece yarısı dışarı çıkabiliyor.
Dernek olarak engellilere akülü araba sağlıyor ve onların hayata karışabilmesi için ellerinden geleni yapıyorlar.
Hatta zaman zaman Mersin dışında çıkıyorlar. Bu yıl İstanbul’da engelli bir çocuğun ameliyatını da gerçekleştirmişler.
Beni Mersin’de en sevindiren, belediyenin bu derneğe yani bir STK’ya verdiği destek oldu.
Belediyenin tahsis ettiği mekanda faaliyet gösteren derneğin yeni projesi, Mersin dışında da engelliler için programlar yapabilmek.
İnşallah bu güzel yolda bol destekle, hayal ettiklerini gerçekleştirmeye devam ederler.

Her Türk şair doğar

Kurtlar Vadisi’nin baronlarından birini oynayan Hamit Kaya şimdilerde şiir kitabıyla gündemde.
Yüreğim Terk Etmeden adlı şiir kitabının ilk lansmanını İstanbul’da, Afrikalı Ali’nin sunumu ve Seyyal Taner, Asena, Nurcan Sabur, Nur Ertürk, Hüner Coşkuner, Selahattin Alpay, Ahmet Selçuk İlkan’ın katılımıyla yapmıştı.
Şimdi ise devamı Mersin’de.
Seyyal Taner’in lansman gecesindeki “Şiir bizim kanımızda var, her Türk şair doğar” lafını hiç unutmuyorum.
Hamit Kaya da işte onlardan.
Kendisinin beni en etkileyen, en hüzünlendiren şiirlerinden birini sizlerle paylaşmak istiyorum:
“Göçebe bir adamın ben
Severse aşkı yaşatan
Sevilmediği gece aç gibi yatan
Bir lokma ekmeğini kırk kişiyle paylaşan
Böyle bir adamım ben
Benimle yapamazsın sen…”

Yazının Orjinali

Memleket yeşili

Kültür ve Turizm Bakanlığı güzel bir video hazırlamış.
Biraz yavaş, fazla sanatsal ama kaliteli ve şık.
Memleketime yeniden aşık oldum.
Ama videodaki yeşil alanlara daha da çok aşık oldum.
Video, kültür ve tarihi kadar doğası ve yeşillikleriyle de insanı etkiliyor.
Tek tek not almak lazım ülkedeki yeşil alanları.
Çok çabuk betona dönüşüyorlar çünkü.

Bir ergen filmi

Her Şey (Everything Everything)…
Hastalık temalı bir ergen filmi…
Sonu hayli sürprizli.
18 yaşındaki Madeline Whittier 17 yıldır kapalı ve sürekli hijyeni sağlanan bir evde hapis hayatı yaşamakta.
Dışarı çıkması yasak.
Tüm hayatı internet, kitapları, annesi ve hemşiresinden ibaret.
Bir gün, yeni taşınan yan komşunun oğlu sayesinde aşk kapıyı çalıyor.
Olly ile uzaktan başlayan aşk, Madeline’i hayatında risk alarak yeniden şekillendireceği sürece doğru sürüklüyor.
Stella Meghie’nin yönettiği filmin başrollerinde Amandla Stenberg, Nick Robinson ve Anika Noni Rose var.
Film beyaz ve siyahi gençlerin aşkını anlatması ve ırkçılığa karşı bir duruş sergilemesi açısından da değerli.
Yarın vizyona giriyor, genç ve genç kalanlara duyurmuş olalım.

Memleket yeşili

Cumali Ceber’e 1

Cumali Ceber, yaz aylarında vizyona giren filmler arasında ilk 3 gün rekoru kırmış.
Filmi izlemedim ama Halil Söyletmez’in kendi filmiyle dalga geçmesi hoşuma gitti.
“Cumali Ceber’e IMDb’de 1 puan veriyoruz” kampanyasını başlatan ve sosyal medya hesaplarından duyuran Halil’i ve ekibini tebrik ediyorum.
PR işini gerçekten iyi biliyorlar.

Memleket yeşili

Yazının Orjinali

07 JN 333

İnsanların vicdanlarını sulandıracak kadar.
Antalya’daki faytoncu dehşetinin üzerinden bir hafta geçmeden 07 JN 333 plakalı aracı kullanan sadist bir sürücünün arabasını sokak köpeklerinin üzerine sürmesinin görüntüleri geldi.
Ben böyle videoları açıp izleyemiyorum sonuna kadar.
Başım dönmeye, midem bulanmaya, tansiyonum düşmeye başlıyor.
Ama yazılanlardan anladım ki, ruh hastası bir adam bile bile cinayet işlemiş.
Arabasıyla zavallı bir çocuğu (köpekler benim gözümde büyüseler de dertlerini kelimelere dökemeyen, çocuk ruhlu, sevgi dolu canlılar) ezmiş, öldürmüş.
Sokak köpeği katlettiği için alacağı ceza, kanun, yasa hâlâ çıkmadığı için çok fazla olmayacak.
Ama şu da bir gerçek ki bu adam bir katil.
Ve bence bir canlıyı -hayvan, insan fark etmez- öldürmek kesinlikle en ağır şekilde cezalandırılmalı.
Bu adam yakalanırsa mahkemesini bizzat, başkanı olduğum HAÇİKO Derneği ile takip edeceğimize söz veriyorum.
İnşallah o zamana kadar şu kanun denen şey değişir de adalet biraz olsun yerini bulur.

Zaman fakirliğine son!

Yetişemiyorum!
Ne gündüzüm ne de gecem yetiyor…
Ve yapılması gerekenler hep eksik kalıyor…
Zamanımı yönetemiyorum!
Bu tarz cümleleri gerek kendimden gerekse çevremden o kadar sık duyuyorum ki.
Zaman fakiri olduk, çıktık.
Amerika’da yapılan araştırmalar her gün 4.5 saati çalışmadan kendimize ayırmamız gerektiğini söylese de işleri bitirip, bunu yapabilenimiz çok fazla değil.
Öyle yoğun oluyoruz ki e-mail’lere bakmayı bile gece yatmadan önceye bırakıyoruz.
Elde sürekli telefon, hiç bitmeyen bir sosyal medya mesaisi.
Eskiden bize ait olan zamanımızı çalan sosyal medya, zaman fakirliğimizin ana sorumlularından.
Dahası insan daha fazla para kazanıp zenginleştikçe, zaman fakirliği de artıyor.
Hızlı büyüyen ekonomilerde hayatın hızıyla birlikte stres de çoğalmakta.
Biz acele ettikçe zaman daha hızlı akıyor.
Bu da daha fazla acele etmemizle sonuçlanıyor.
Zamanı kullanamama durumunu hızlı ve akılsız kararlar izliyor. Yanlışlar yanlışları doğuruyor.
Bu da motivasyonu düşürüyor.
Uzmanlara göre acil ve önemli işleri yeniden tanımlayıp, zamanı yakalamayı bırakmalıyız.
Sabahları enerjimiz daha çok olduğundan, zor işler ilk yapılması gerekenler arasında olmalı.
Daha keyifli olanlar gün sonuna kalabilir.
Nasılsa yapılacaklardır.
10 dakikalık okuma, müzik dinleme ya da sohbet araları tavsiye ediliyor.
Zamanı kovalamaktansa keyfini çıkarmak en iyisi diyor bilenler.
Hadi hep birlikte deneyelim o zaman.
Belki hepimize iyi gelir.

Konser dolu görünsün yeter

Ali Eyüboğlu, konser gişeleri neden açıklanmıyor diye yazdı.
Sinemadaki gişe sayısı ya da TV reytingleri açıklanırken, konserlere biletli kaç kişi girdi bilemiyoruz diyor.
Bilemeyiz, bilsek de gelen rakamlara inanamayız.
Çünkü, özellikle Açıkhava konserleri için konuşuyorum, 3 kişi biletli giriyorsa, alan dolu görünsün diye 1-2 kişi de davetli giriyor içeri.
Sıla, Tarkan gibi kapalı gişe olanlar hariç, pek çoğunda durum böyle.

Yazının Orjinali

Ambargolu Kara Kule

Sony yetkilileri, filmin perşembeye (bugün) dek ambargolu olduğunu, basın gösteriminden çıktıktan sonra sosyal medya dahil herhangi bir yere filmle ilgili yorum yazmamamız gerektiğini söyledi.
Bu sadece bize mahsus değil, tüm dünyadaki ön gösterimlerde bu kural uygulandı.
Söz konusu film Stephen King’in meşhur roman serisinden uyarlanan Kara Kule (The Dark Tower).
Nikolaj Arcel’in yönettiği filmin başrollerinde Matthew Mcconaughey, Idris Elba ve Abbey Lee var.
Roland Deschain tüm evreni bir arada tutan Kara Kule’nin yok olmasını engellemek için Siyah Giyen Adam olarak bilinen Walter O’Dim’e karşı mücadele ediyor.
İyi ve kötünün mücadelesi aksiyon, bilimkurgu ve fantastik öğelerle süslenmiş bir hikaye olarak yansıyor perdeye.
Kara Kule, her şeyden önce filmin kısa süresine hikayeyi sığdıramamış.
Karmaşık ve sığ anlatım filmin içine girilmesini engelliyor.
Vizyona girene dek pek çok yönetmen ve kurgucu değiştiren projenin neden ambargolu olduğunu anlamak çok da
güç değil.
Yüksek beklentiyle gittiğim ve ne
yazık ki hiç tatmin olmadığım bir film oldu Kara Kule.
Bakalım yarınki
ilk gösterimlerle birlikte dünyadan gelen ambargosuz yorumlar ne
yönde olacak.

Vicdansızlar!

Antalya’nın dayanılmaz sıcağında…
Susuz…
Ayaklarına nal yerine lastik geçirmişler.
Üzerine dört adam binmiş…
Zorluyorlar da zorluyorlar…
Ve dayanamıyor…
Cansız bedeni yığılıyor köşeye…
Sahibi ağlamaklı “Ekmek teknem gitti” diyor.
Tabii, o can değil ki, ekmek teknesi, bir araç!
Atların ne kadar hassas, duygusal canlılar olduğunu bilenler çok iyi bilir.
Gerek Antalya Kaleiçi, gerek İzmir Kordon, gerekse de Adalar’daki atlara bir bakın.
Mutsuzluklarını, çaresizliklerini gözlerinden okursunuz.
Faytona binip nostalji yaptığını zanneden, “faytona binme” çağrılarını, bu konudaki çırpınışlarımızı görmezden gelen vicdansızlar…
Faytonlara hıncahınç doluşan Arap turistler.
Bu kokuşmuş sözde geleneği(!) kaldırmaktan aciz yetkililer kadar bu işkencenin, zulmün bir sorumlusu da sizlersiniz.
Bazen diyorum ki hepimiz yok olalım, dünyayı, hayvanları, bitkileri, yeşili bırakalım kendi hallerine.
Dünyaya huzur gelsin.

Buz ve tuz

İnternet üzerinden yayılan meydan okumalar zararlı boyutlara erişebiliyor.
Alın işte son moda; gençler kollarını tuz ve buz karışımına daldırıp, ne kadar dayanabileceklerini test ediyorlar.
Buz ve tuzda ne var demeyin, ikisi birleşince vücutta ciddi yanıklara neden olabiliyor. Gençlere tavsiyem; kalsın, bununla da birbirinize meydan okumayıverin, olur mu!

Yazının Orjinali

Tarkaaaaaan!

Ayakta, zıplayarak, kafa sallayarak dinlediğim Pentagram’ı oturarak nasıl dinleyecektim?
Sahnede sandalyeler vardı.
Onlar da oturarak söyleyip çalacaklardı.
Oldu işte, o da oldu, çok da güzel oldu üstelik.
Pentagram’ın 30’uncu yılında sahnede grubun efsane üyeleri Demir Demirkan, Ogün Sanlısoy, Murat İlkan’ın yanı sıra Gökalp Ergen, Cenk Ünnü, Hakan Utangaç, Metin Türkcan, Ozan Tügen ve seyircinin “Tarkaaaan” diye bol bol andığı Tarkan Gözübüyük vardı.
Açıkhava sahnesinde şahane görünüyorlardı, unutulmaz bir manzaraydı.
Müziğin, sözlerin hakkını vererek izledik konseri.
Konser sonunda müthiş performansı alkışlamak için ayağa kalktık tabii.
Son şarkıya gelindiğinde Murat İlkan “Bitti mi, nasıl geçti anlamadık” diyordu.
Biz de anlamadık Murat, güzel şeyler çabuk bitiyor gerçekten de.
Bu ayın sonunda
Zeytinli Rock Festivali’nde görüşmek üzere.

Tarkaaaaaan

Pentagram kulis halleri

Açıkhava’daki konserlerin sonrası da konser kadar efsane olabiliyor bazen.
Pentagram’ınki de öyleydi.
Sahne arkasına gelenlerin gördükleri ilk kişi Teoman oldu.
Konseri seyirciler arasına girmeden, kulise yakın bir yerden izlemiş o da.
Konser sonrasında Tuna Kiremitçi ve Şafak Ongan’la bol bol sohbet ettiler.
Demir Demirkan kulisin en neşelilerindendi.
Pantolonunu çok beğendik, dip not düşeyim buraya.
Ogün Sanlısoy iki yeni şarkı yapmış, “Herkes single yapıyor, ben ikisini aynı anda çıkaracağım” dedi.
Yakında buluşup dinleyeceğiz şarkıları.
Metin Türkcan, nam-ı diğer Metoboy, yarın klip çekiminde olacak.
Duyduğuma göre klibin YouTube ve müzik kanalları için iki ayrı versiyonu olacakmış.
Ben tabii daha çok YouTube versiyonunu merak ediyorum!
Ve Pentagram’ın beyni, beyefendi, şahane insan, efsane müzik adamı, benim liselerarası müzik yarışmalarında 4 yıl birlikte olduğum jüri arkadaşım Tarkan Gözübüyük.
Tek dileğim bir gün onun elinin değdiği bir projede olabilmek.
Bunu da buraya yazıyorum işte.
Olursa dönüp “Diledim, oldu” derim.

Bir

Pentagram yakında “Uzun İnce Bir Yoldayım” cover’ı ile adından söz ettirecek.
Ama bence onların en özel şarkısı “Bir”.
Konserde iki kez ve hep bir ağızdan söylendi.
Tüyleri diken diken etti.
Bir kez daha saygıyla önlerinde eğilmemize neden oldu. Açın dinleyin, bir daha, bir daha dinleyin.
İşte o şarkının sözleri:
Korkma ondan bundan
Ne ölümden ne hayattan
Bu dünyada gördüklerin
Hepsi bir, hepsi Hak’tan!”

Zehirlerim, parası neyse veririm!

Ey devletim, bu çapsız, terbiyesiz adamlara böyle rahat konuşma hakkını nasıl veriyorsun?
Hiç mi vicdanın sızlamıyor!
Adama bak, “Köpekleri zehirlerim, parası neyse veririm, nasılsa 3 bin lira” diyebiliyor.
Dilimizde tüy bitiyor, hayvan hakları değişikliklerini içeren yasa nerede, niye çıkmıyor hâlâ diye.
Olmuyor.
Ve Adana’da bu adam, parktaki köpeklere su koyan anne-kızı köpekleri öldürmekle işte böyle tehdit ediyor.
Hapis cezası yok nasıl olsa, versin parayı cinayetlere devam etsin, öyle değil mi?
Yazıklar olsun diyorum, başka da bir şey demiyorum.

Yazının Orjinali

Cem geri gelir mi?

Yani bir süre sonra geri dönecek mi?
Mesela yeni film çıkınca.
Ya da gösterisi olduğunda.
Her şey olabilir.
Belki farklı bir şekilde geri gelir.
Profesyonel bir ekibe devreder hesabı.
Sadece işiyle, projeleriyle ilgili paylaşımlar yapılır.
Son zamanlarda ünlüler arasında trend olan “yoruma kapama” seçeneği kullanılır.
Takipçilere bu kadar uzak mesafe koyan bir hesabın tadı tuzu kalır mı bilemem tabii.
Ama bir süre sonra bir geri dönüş olacağına inanıyorum ben.
Şu an tek üzüntüm Cem’in o kıvrak zeka ürünü paylaşımlarından mahrum kalmış olmamız.

Dunkirk için sinemalara

Salı sabahı İstanbul’u sel götürürken biz de İstinye Park’a kendimizi attık ve basın gösteriminde Christopher Nolan’ın merakla beklenen filmi “Dunkirk”ü izledik.
Bir kere bu film mümkünse Imax’te izlenmeli.
Bombaların, mermilerin ürkütücü sesi, uçakların filmin müziğinin içine işleyen uğultusu ve savaş alanına dönmüş uçsuz bucaksız Dunkirk sahili Imax’te bir başka hissediliyor.
Film, 2. Dünya Savaşı’nın kaderini belirleyen Dunkirk tahliyesini konu alıyor.
İngiliz ve Fransız askerleri düşman tarafından sahile hapsediliyor.
Tek kaçış yolları deniz ve onları almaya gelecek olan gemiler, tekneler.
Nolan, ajitasyona ve duygu sömürüsüne dayalı bir kahramanlık öyküsü çekmek yerine savaşın gerçeklerini tüm çıplaklığıyla perdeye dökmeyi tercih etmiş.
İşte farkını da burada ortaya koyuyor zaten.
İş başa düşünce, kurşunlar, bombalar vızır vızır yanınızdan geçince her şey farklı.
Her şey askerler için tam bir hayatta kalma mücadelesine dönüşüveriyor. 106 dakikaya sığdırılmış hikaye savaş politikaları, taktikler ya da komutanlarla uğraşmıyor, sahaya iniyor, oradakini anlatıyor.
Hans Zimmer’ın başroldeki müziği, düşmeyen temponun en büyük destekçisi.
Yaz ayları genelde sabun köpüğü filmlerin vizyon zamanıdır.
Christopher Nolan’ın “Dunkirk”ü Oscar’a daha şimdiden göz kırpan dört dörtlük bir film.
Yarın sinemalarda olacak, mutlaka izleyin.
Oscar zamanı bolca konuşulacak… Sonra “Vizyona girdi de izleyemedik” olmasın.

Phuket hattı açıldı

Şu günlerde aklım burada değil, Phuket’te.
Türk Hava Yolları, 300’üncü uçuş noktası olan Phuket’e ilk uçuşunu, pazartesi günü
gerçekleştirdi.
Bizim efsane Seyşeller, Küba ekibi gitti, şimdi oradalar, ben ise kaldım burada.
Şimdi ne yerler geziyor, ne güzel hatıralar biriktiriyorlardır.
Neyse ki THY dünyanın sayılı turizm destinasyonlarından olan Phuket’e haftanın dört günü direkt uçuşla gidecek.
Phuket denince akla eğlence, şahane oteller, enfes yemekler, doğal güzellikler, muhteşem sahiller, tertemiz deniz, sualtı sporları, Big Buddha ve balayı geliyor.
Bu yılı bitirmeden ben de İstanbul’dan binip Phuket’te insem fena olmayacak.

Şener Şen tatilden döndü!

Şener Şen’e “Sizi özledik, setlere geri dönecek misiniz?” diye sorduklarında “Tatile mi gittim ki döneyim, teklif gelmiyor” demişti.
Neyse ki onu setlere döndüren Yavuz Turgul’lu teklif geldi ve filmin çekimleri bitti.
Senaryosu da Turgul’a ait olan filmin vizyon tarihi de açıklandı.
Uzun Yol, o özel günde, 10 Kasım’da sinemalarda olacak.
Bu yıl beni en çok heyecanlandıran projelerden biri olduğunu söylememe gerek yok sanırım.

Yazının Orjinali

Instastory kuralları

Instagram’ın Snapchat’ten kopyaladığı bu özellik çok tuttu.
Buraya koyduğunuz hikayeleri daha aktif hale getirmek için işte size birkaç tüyo…
Bunların özelliği diğer Instagram postlarına göre daha doğal ve ham olmaları.
Yani Instastory’ler için çok kalite, özel çekim aramanız doğru değil.
Olduğu gibi, günlük yaşamdan gelişigüzel ve daha gerçek olmaları önemli.
İlk paylaşımın en fazla görüntü aldığı gerçeğinden yola çıkarsak, günde 10 paylaşımı geçmemek gerekiyor.
Ve biraz da sihir katmak güzel olabilir.
Bu hikayeleri sayfanın üzerindeki ikondan çıkan işaret ve yazılarla süsleyebilirsiniz.
Şapkalar, sloganlar, emoji’ler.
Yaratıcı ve komik olmak tam da buranın işi.
Kendi yüzünüzü sticker’a döndürmek de bir seçenek.
Lokasyon, saat ve tarih seçenekleri de yeri geldiğinde kullanılabilir.
Bu tavsiyeleri bir deneyin bence.

Boşanma beyni etkiliyor

Wisconsin Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmanın sonucunu okudum.
Travmalar, üzüntüler, acı tecrübeler ileri yaştaki beyin hasarlarını artırıyormuş.
Beyni birkaç
yıl erken yaşlandıran, hatta Alzheimer’a yol açan etkenler arasında bir aile ferdini kaybetmek,
işinden olmak ve boşanmak da var.
Boşanmaya kadar giden ağır tartışmalar yaşayan çiftlerin jargonuna “Beni kanser ettin”den sonra “beni Alzheimer yaptın”ı da ekleyebiliriz yani.

Çevreciysen dikkat et

Antalya’da öldürülen çevreci Büyüknohutçu çiftini hatırlayın.
Doğayı, para ve hırs küpü insana karşı korumaya çalışmanın bedelini canlarıyla ödemişlerdi.
Doğaya giderek duyarsızlaşan insanoğlunun acımasızlığı sadece Türkiye’de değil dünya çapında da empatiye, saygıya, sevgiye meydan okuyor.
2016, en çok çevreci öldürülen yıl olarak tarihe geçti.
Toplam sayı 200’ü geçti.
Yani haftada en az 4 kişi doğayı korumaya çalışırken öldürüldüler.
Bu yılın ilk beşi ayında öldürülen çevreci sayısı ise 98’i bulmuş durumda.
Yani 2017’de, 2016’dan bile daha fazla çevreci ölümüyle karşılaşabiliriz.
Doğa olsun, insan olsun, hayvan olsun, bir şeyin savunucusu olmak ciddi bir tehdit anlamına geliyor.
Bir işin ucunda çıkar ve para varsa o insanlar doğayı, hayvanı hiçe saydıkları gibi onların savunucularını da rahatlıkla hiçe sayıyorlar.
Ama bu bizi, onları durdurur mu?
Hiç sanmıyorum.
Hatta şöyle diyeceğim; asla…

Yazının Orjinali